Kull. Adı   Şifre :
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Ziyaretçi Defteri Foto Galeri Linkler
 
Ümmet ve Vahdet Bilinci
 
 
Nureddin ŞİRİN

Tüm İslam Ümmeti ile birlikte hepimiz duruşumuz, tavır ve yaklaşımlarımız noktasında kritik bir sınavın eşiğinde bulunmaktayız. Bir taraftan sevinç ile hüznü, diğer taraftan da ümit ile kaygıyı aynı anda iç içe yaşamakta iken, tarihten beri sürgelen tecrübeler ışığında kendimize sahih bir zemin ve istikamet tesbit etme sorumluluğuyla karşı karşıyayız

09/03/2008

Tüm İslam Ümmeti ile birlikte hepimiz duruşumuz, tavır ve yaklaşımlarımız noktasında kritik bir sınavın eşiğinde bulunmaktayız. Bir taraftan sevinç ile hüznü, diğer taraftan da ümit ile kaygıyı aynı anda iç içe yaşamakta iken, tarihten beri sürgelen tecrübeler ışığında kendimize sahih bir zemin ve istikamet tesbit etme sorumluluğuyla karşı karşıyayız.

İslami kimliğimizin değişmez altyapısın oluşturan "ümmet ve vahdet bilinci" bir taraftan emperyalist saldırganlık, ideolojik ve psikolojik savaş yöntemleriyle örselenirken, diğer yandan ne yazık ki ümmet içi bir takım akım, eğilim ve saplantılar sebebiyle ciddi anlamda yaralanmakta ve yıpratılmaktadır.
İslam Ümmetinin düşmanları karşısında uğradığı ve uğrayacağı asıl kayıp, maddi ve zahiri anlamda bir takım imkan ve nimetlerden mahrum bırakılma değil, içsel anlamda algı ve perspektiflerimizde oluşan ve oluşturulan kırılmalar olmaktadır.

Bizler İslam Ümmeti olarak itiraf etmeliyiz ki; nesiller boyu süregeldiği üzere tarihimizden çok ağır ve sorunlu bir mirası tevarüs etme durumundayız. Şu veya bu şekilde bize intikal eden miras, sonuçta bizlerin "idam fermanı" gibi boynumuzda asılı durmakta, içine düşebileceğimiz bir gaflet ya da düşmanlarımızın kuracağı bir tuzak ile bu fermanın infazıyla karşı karşıya kalma riskini taşımaktayız.

Günümüzde bu tehlikenin en önemli veçhesini müslümanlar arası mezhep kavgaları oluşturmaktadır. Bu tür kavgalar tarihimizde çokça yaşanmış ve ortaya çıkan her bir kavga ümmetimizin birliği ve esenliğine ölümcül darbeler vurmuş, sonuçta müslümanların zelil ve esir düşmesinin yolunu açmıştır.

"Ümmet ve vahdet bilinci" biz müslümanlar için tevhid akidesinin bir tecellisidir. Tevhid, "Allah'ı birleme" değildir sadece. Rabbimizin Kur'an'da "sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; ben de sizin Rabbinizim o halde bana ibadet edin" şeklindeki buyruğu gereği, tevhid akidesi "ümmeti birleme" sorumluluğunu da beraberinde getirir doğal olarak. Allah'ı birleyip de kavmi, mezhebi, içtihadi, kelami cihetlerden ümmeti çoklayanlar, sonuçta sahih bir tevhid anlayışı üzere olamazlar.

Ne gariptir ki; geçmiştete de örneği görüldüğü üzere, ümmetin çoklanması, diğer bir ifadeyle ayrıştırılıp birbirine zıt kesimler haline dönüştürülmesi ne yazık ki yine tevhid inancı adına olabilmekte, "tevhid" birleştiriciliğin değil, ayrıştırıclığın illeti kılınmaktadır.

Doğal süreçler içinde İslam Ümmeti arasında değişik mezhepler, fıkhi-itikadi ekoller ortaya çıkmış ve şer'i nasslar ışığında islam toplumlarına bir müslüman kimliği kazandırmaya çalışmıştır. Ancak adı ve ekseni her ne olursa olsun herhangi bir mezhebin ve eğilimin, ya da bunlara nisbet kişi ve kesimlerin kendisine mezhebi/içtihadi bir gerekçe göstererek, müslümanların ayrışmasına, kamplaşmasına, aralarında husumet ve adavetin oluşmasına sebep olması hiç bir zaman meşru gösterilemez ve kabul edilemez.

Gününüzde Ehl-i Sünnet ve Şia olarak genelde iki ana kola ayrılan İslam mezhepleri arasında meydana getirilmek istenen ayrılık sadece azılı düşmanlarımızın şeytani komplolarının bir sonucu değil, tarihimizden günümüze sarkan "sorunlu din mirası"nın bir neticesidir aynı zamanda. İster Ehl-i Sünnet adına olsun, ister Şia adına olsun müslümanlar arasına öylesine ayrıştırıcı faktörler ortaya konulmuştur ki, bu faktörler Ümmet binasını dinamitleyen tahrib bombaları olarak varlığını sürekli korumuştur.

Kimden kaynaklanırsa kaynaklasın sünnisi ile şiisi ile müslümanların arasındaki sevgi, beraberlik, kardeşlik duygularını örseleyen, onların aralarındaki bağı gevşeten, ümmetin birliğini, bütünlüğünü ve zindeliğini zedeleyen her faktör başlı başına bir ifsaddır ve buna sebep olanlar Allah katında büyük bir vebal altına girmişlerdir.

Ehl-i Sünnet kimliğini taşıyan müslümanlar kendilerini Hz. peygamber ve ashabının izinde gitmekle tanımlamaktadırlar. Ehl-i Sünnet müslümanların kendi aralarındaki çeşitli farklılıkları bir kenara bırakacak olursak, her bir sünni müslüman kendisini bu minval üzere tanımlar öncelikle.

Bizler tarih ve siyer kitaplarından nasıl bir ashab profili öğrenmekteyiz? Nasıl bir ashab modeli sözkonusudur ki; onların izinden gidiyor olmak, müslümanların birbiriyle zıtlaşmasına, birbirinden ayrışmasına ve hatta birbirlerine düşman olmasına referans olabilsin? Eğer bir ashab modeli müslümanların bölünüp parçalanmasının illeti olacaksa, o zaman, ashabın izinden gitmek "cemaat" olmayı nasıl beraberinde getirsin?

Ehl-i Sünnet olmak, ümmet olmanın gereğidir; ümmetin bir kısmını bir tarafta diğer kısmını diğer tarafta tutup aralarında mesafe koymakla ehl-i sünnet olunamaz. Bu olsa olsa ehl-i tefrika olur. Ümmet bilinci taşıyan hiç bir Ehl-i Sünnet müslüman, islam ümmetini mezhebi ayrışmaların içine itmez, bilakis onun asli misyonu cemaatleşmektir; bu da ümmetin birliğidir temelde.

Ehl-i Sünnet imamları, -Allah hepsine rahmet etsin- ümmet arasında birlik ve zindelik zaafa uğramasın diye alabildiğince hassasiyet göstermişken onları izleme iddiasında olanlar bu hassasiyeti gözardı edebilirler mi? Mezhep imamlarının fetvalarını, siyasi tavırlarını bir kez daha okuyalım; orada ümmet arasında fesad çıkmasın, müslümanlar birbirine düşmesin diye nasıl bir gayret gösterildiğini açıklıkla göreceğiz.

Diğer yandan Peygamberinizin Ehl-i Beytini izlemekle islami kimliklerini oluşturmak isteyen şii müslümanlardan, islam ümmeti içerisinde ayrışma ve parçalanmaya sebebiyet verenler kendilerini ne hakla imamet misyonuna bağlılıkla tanımlayabilirler? Ehl-i beyte bağlılık ile ümmetin ayrılığı iki zıt kutbu ifade etmiştir her zaman. İmamet asli fonsiyon itibariyle, ümmetin birliğinin teminatı olmuşken, imamet adına hareket edenler bu birliği nasıl parçalayibilrler?

Ehl-i Beyt imamları ümmetin birliği ve esenliği adına her türlü fedakarlığı göze almışken, nice zulüm ve haksızlıkları vahdet adına sinesine çekmişken, şimdi onlar adına hareket edip de bu vahdeti zedeleyecek söz ve tavırlar içine girmek, aynı zamanda Ehl-i Beyt imamlarının asli misyonunu ezip geçmek değil midir?

Şu gerçeği altını çizerek itiraf vurgulamalıyız ki, emperyalist ve siyonist saldırganlığın alabildiğince azgınlaştığı, müslümanların hak ve onurlarının pervasızca ayaklar altına alındığı, namus ve ırzlarının bile kirletildiği bir dönemde, her kim olursa olsun sözleri ve tavırlarıyla müslümanlar arasında irili ya da ufaklı ayrışmaya ve zıtlaşmaya sebebiyet veriyorsa, tek olan İslam Ümmetinin kamplaşmasına yol açıp onların birbirlerine düşman hale gelmesine neden oluyorsa, ister şii olsun ister sünni, onlar Amerika'nın ve İsrail'in değirmenine su taşımaktadırlar.

Bizler İslam Ümmeti olarak Amerika ve İsrail'i iç dünyamızda öldürelim öncelikle. Bunun yolu da, ümmet ve vahdet bilincini ihya etmekten geçer; tahrib etmekten değil. Ehl-i Sünnet'in de Şia'nn da yolu kardeşlikten geçer; dövüşmekten, didişmekten ve sövüşmekten değil. Hiç kimse kendini nisbet ettiği mezhebin ve imamların yolunu çiğnemesin; sözüm ona, onlar adına müslümanları ifsada sürüklemesin.

Bugünlerde Amerikan emperyalizmi şeytani oklarını İslami İran'ın üzerine doğrultmuş hazırlık yapıyor. Pentagon'un savaş planlayıcıları, İran'a karşı nüklüer silah kullanma seçeneğini bile masalarının üzerine koymuş durumda. İsrail ise siyonist azgınlığının ivmesini yükseltmiş sürekli Filistinli katletmekte. Ama bizler hala müslümanlar arasında ihtilaf sebebi olan konuların tartışmasında boğulup gidebiliyoruz? Amerika'nın bomba atmasına, İsrail'in kurşun sıkmasına ne gerek var; zaten bizler birbirimizi bombalamaktan ve birbirimizi vurmaktan geri durmuyoruz.

Eğer bizler bu gafleti üzerimizden atıp mezhebi ihtilaflar ve farklılıklar üzerinden siyaset yapma ve söylem geliştirme aymazlığından kendimizi kurtaramazsak, yarın Allah'ın huzuruna ümmetin onurunu ve zindeliğini Amerika ve İsrail'e peşkeş çeken mücrimler olarak çıkmaktan da kendimi koruyamayacağız. Tercihimiz kendi elimizde; ya ümmet ve vahdet bilincini güçlendirip müslümanlar arasında kardeşlik ve birlik rüzgarları estireceğiz, ya da ümmetimizi ve mukaddesatımızı düşmanlarımızın önünde yem edeceğiz.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

04/01/2014 - 16:48 Esenyurt'ta Peygamberimiz ve İmam Cafer Sadık Anılacak
09/03/2008 - 20:58 Ümmet ve Vahdet Bilinci
 
Multimedia
Anket

Sitemizin yeni halini nasıl buldunuz?

Seçenekler
Kötü
İyi
Çok iyi

Sonuçları Göster

 
 
 
 
Ehlibeyt Gençliği 1

Sevginin Saf Kaynağı
Ehlibeyt Gençliği 3

SONSUZA KADAR ALACAKLI OLMAK
Ehlibeyt Gençliği 2

Allah’a Yolculuk
Ehlibeyt Gençliği 4

İslâm Öncesi Dinlerde Mehdi İnancı
Ehlibeyt Gençliği 5

Gaybet'i Kübradan Sonra
Ehlibeyt Gençliği 6

Algılama ve Düşünme Üzerine
Ehlibeyt Gençliği 6

Ramazan İle Sonsuzlaşmak
Ehlibeyt Gençliği 7

İsrail'i Kim Şımarttı
Yazilan yazilar yazarin kendi sorumlulugundadir. Sitemiz bundan sorumlu tutulamaz
Konuk Yazarlar
Bir Ayet
"Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin"

( Arâf - 204)

Bir Hadis
İmam Rıza(a.s)Buyuruyorki "Kim,fakir bir müslüman'la karşılaştığında,zengin kimseye verdiği selamdan farklı şekilde selam verirse kıyamet günü Allah kendisine gazaplı halde mülakat eder."
Tarih & Saat
Ençok Okunanlar
Yazarlar
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Ziyaretçi Defteri Foto Galeri Linkler

Ehlibeytgencligi.com İnternet üzerinden yayın yapmaktadır. Tüm hakları Saklıdır © 2008 İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Tasarım & Yazılım :
Networkbil.Net