Kull. Adı   Şifre :
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Ziyaretçi Defteri Foto Galeri Linkler
 
Nübüvvet
 
 
İnanç esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti olarak bizler,

03/04/2008

İnanç esaslarından biri de, insanların irşat ve hidayeti için ilahi elçilerin gönderildiğine inanmaktır. İslam ümmeti olarak bizler, ilki Hz. Adem sonuncusu Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) olmak üzere, Allah Teala'nın yüz yirmi dört bin peygamber gönderdiğine inanmaktayız. Diğer beşeri topluluklar da peygamber inancından yoksun değillerdir. Elbette ki, her beşeri toplulukta bir veya birkaç ilahi elçi olagelmiştir. Burada ister istemez, niçin ilahi elçilerin gönderildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır. Acaba insan topluluğu kendi aklıyla yaşantısını sürdürmeye gücü yetmiyor muydu ki, Allah Teala onlara önder ve hidayetçi olarak elçi göndermek ihtiyacını hissetmiştir?

Nübüvvet inancını reddeden sadece Allah Teala'nın varlığını kabul etmeyen ateistler olmamıştır. Hatta evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna inananlardan da, insan aklının, dünya hayatının sürdürülmesinde yeterli olduğunu, dolayısıyla da peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığını savunanlar olmuştur. O halde evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlamak, peygamber inancını peşinde getirmeye yeterli değildir. Dolayısıyla ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan gerekçelerin neler olduğu konusunun başlı başına ele alınması gerekmektedir. İşte biz kitabımızın bu bölümünde özet niteliğinde bile olsa, bu gerekçelere işaret etmeyi zorunlu görüyoruz.

Yaratılış ve Hedefi
Elbette ki, ateistlerin ilahi elçilerin varlığını inkar etmelerindeki gerekçeleriyle, ilahi elçilerin gönderilmesinin gereksiz olduğunu savunan, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar'ın gerekçeleri farklıdır. Ateistler, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı görüşünde olduklarından, nübüvvet konusunu temelden gerçek dışı görürken, evrenin hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar, insan aklının dünya hayatının tüm yönlerine yeterli olduğunu ve dolayısıyla da peygamber gönderilmesinin gereksiz olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Ateistlerin cevabı kitabımızın tevhid bölümündeki Materyalizm görüşünü batıl eden ve evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğunu ispatlayan delillerdir. Ateist görüşlü birine cevap olarak, Materyalizm dünya görüşünün batıl olduğunu ispatlamak yeterlidir. Biz, kitabımızın tevhid bölümünde bu konuyu ele almış ve Vacib-ül Vücut Hak Teala'nın varlığını ispatlayarak, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir mebdei olduğunu kanıtlamışız. O halde ateistlerin evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olmadığı ve kendiliğinden meydana geldiği görüşlerine dayandırdıkları nübüvveti inkar etmeleri de temelden yıkılmış olur.

Ama evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna inanan Brahmanlar için, bu yeterli bir cevap değildir. Onlara cevap vermek için, neden insan aklının tek başına yeterli olmadığı ve ilahi önderlere ihtiyaç duyulduğu ispatlanmalıdır. Bunun için bizim yaratılıştan, özellikle de insanın yaratılışından gayenin ne olduğunu ve bu gayeye ulaşmakta insan aklının tek başına yeterli olup olmadığını incelememiz gerekir.

Açıktır ki, evrenin ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının yaratığı olduğuna inanan hiçbir tevhid ehli, evrenin boşuna ve hedefsiz olarak yaratıldığına inanamaz. Zira aklın kesin hükmü gereğince, ilim ve hikmet sahibi bir varlığın işi hedefsiz ve boş yere olamaz. "Biz, göğü, yeri ve aralarındakileri oyun olsun diye yaratmadık."[12]

Peki bu hedef nedir? Yani evrenin, özellikle de insanın yaratılışından ne amaçlanmıştır? Bu muhteşem evren, sonsuz varlıklarıyla niçin yaratılmıştır? Bu evren içerisinde her şeyden daha çok dikkat çeken varlık insandır. İnsanın yaratılışından gaye nedir?

Malumdur ki, evren ve insanın yaratılış gayeleri hem kendilerine, hem de yaratıcılarına layık olmalıdır. Çünkü her iş ve eserin gayesi, o iş ve eserin kendi değeri ve yapanının kişiliğiyle orantılıdır. Akıl böyle hükmediyor. Bir iş ve eser olarak evren ve insan da aynı hükme tabidir.

İşte evren ve insanı bu ilke ışığında değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, hem evren ve insanın kendilerinin çok büyük bir değeri ortaya koyduklarını, hem de onları yaratanın sonsuz hikmet ve ilim sahibi bir varlık olduğunu görmekteyiz. O halde onların yaratılmasından güdülen gaye ve hedef de çok büyük bir hedef ve gaye olmalıdır.

Evren ve insanın var edilmesinden amaçlanan hedef ve gayenin ne olduğunu anlamak için, uzun uzadığa bir araştırma yapmak gerekmez. Az bir dikkatle de bu hedefi keşfetmek mümkündür. Onların üzerinde yapılan az bir mütalâa bu hedefi açıkça gözler önüne sermektedir.

Çok derinleşmeden bile varlık alemine baktığımızda, Allah Teala'nın yarattığı canlı, cansız, büyük, küçük bütün varlıkların kendine has ve münasip bir hedefe doğru hareket halinde olduğunu görmekteyiz.

Her varlık için hedef, onun kendine ait alanında olgunlaşmasıdır. Mutlak inayet ve rahmet sahibi olan Allah, her varlığa kabiliyetinin gereğini ihsan etmekle onları olgunlaşmaya doğru hidayet etmektedir. Başka bir deyişle, her varlığın özünde, yaratılış itibarıyla onu yönlendiren bir güç vardır. O güç, ilahi hidayettir. İşte Hz. Musa (s.a.a)'in Firavun'a hitaben buyurduğu: "Rabbimiz, her şeye suret ve şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir"[13] sözü bu gerçeğe işaret etmektedir.

İnsanoğlu da tekâmül ve olgunlaşmada ilahi hidayet kanunundan müstesna değildir. O da diğer yaratıklar gibi, bir çok konularda iç güdüler ve hislerle yönlenmektedir. Yani insan da iç güdüler hususunda diğer yaratıklarla ortaktır. Fakat insanı bütün diğer varlıklardan ayıran bir özelliği vardır. Bu özellik, insanı yalnızca diğer varlıklardan ayırmakla sınırlı kalmıyor, hatta onu diğer varlıklara üstün bile kılıyor.

İnsanın Farklı Yönü
İnsanı diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şey, ona Allah tarafından ihsan edilen akıl ve tefekkür gücüdür. İnsan bu güç sayesinde düşünüp seçme özgürlüğüne sahiptir. Dolayısıyla manevi alanda hedefine uygun bir şekilde ilerlemek onun kendi gayretine bağlıdır. İnsanın hidayet ve tekâmülünde akıl önemli bir role sahiptir. Ama, acaba akıl, tek başına insanın hedefine uygun bir şekilde yolunu bulup, kendine layık kemaline erişmesinde yeterli midir?

Akıl Tek Başına Yeterli Değildir
İnsanın aklı ve bilinci sınırlıdır. Dolayısıyla insanın, tüm niteliklerini, sırlarını ve bütün ihtiyaçlarını bilmesi mümkün değildir. İnsanoğlu sırlarla dolu bir yaratıktır. "Kendini tanıyan Rabbini tanır" hadis-i şerifi insanoğlu hakkında söylenmiştir. Bu hadis-i şerif insanoğlunun sırlarla dolu bir varlık olduğuna işaret etmektedir.

Buna ilaveten insanın hisleri, içgüdüleri, şehevi istekleri, menfaatperestlik duygusu ve dünya düşkünlüğü çoğu zaman aklına galip gelir. Böyle hallerde insanoğlu her an kusur eden, nefsine uyan, bir engel olmadığı taktirde her şeyi yalnızca kendi şahsı için isteyen bir yaratık haline gelir. Çoğu zaman fesat ve zulmün en ağırını yapabilir. Kendinde bir kudret hissettiğinde kendini kaybedip, tuğyan ederek haddini aşabilir. "Hayır, insan mutlaka azar, kendini tok görünce." [14] İnsanoğlu böyle durumlarda pek zalim ve nankör olabilir. "Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür." [15]

O halde Allah Teala'nın, insanın aklının yetmediği konularda aklına rehberlik yapacak ve bu içgüdülerini ve duygularını kontrol altına alarak, takip edildiği taktirde mutlaka selamete ulaştırma kabiliyetine sahip olan, içinde hiçbir eğrilik ve sapmanın söz konusu olmadığı bir yol koyması gerekir. İşte o yol vahiy ve nübüvvet yoludur. "Hiçbir eğri tarafı olmayan Arapça Kur'an' indirdik ki, sakınsınlar." [16]

Evet Allah Teala seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara, her iki dünyada saadetlerini sağlayacak yolu göstermiştir. "Doğrusu biz ona (insana) gerçek yolu gösterdik. Ya şükreden olur, ya nankör."[17]   

İnsanoğlu bir çok önemli özelliklere sahiptir. O özelliklerden birisi de Allah'ın onun için sayısız nimetler yaratıp istifadesine sunmasıdır.

"Gerçekten Ademoğullarını üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara temiz rızklar verdik, kendilerini, yarattıklarımızdan çoğuna üstün kıldık."[18]

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva sahibi olasınız. O öyle bir Allah'tır ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir bina yaptı ve sizin için gökten su indirdi ve onunla türlü mahsullerden rızklar çıkardı."[19]

Demek ki, insanoğlu, çok önemli bir makama sahiptir. Bunca nimetler onun için yaratıldığına ve diğer yaratıklara üstün kılındığına göre, bu dünyada sadece yiyip içip tüketmek için yaratılmamıştır. Aksi taktirde hayvanlardan pek farklı yanı kalmaz. Bu, onun üstün yaratılışıyla çeliştiği gibi, ilahi hikmetle de bağdaşamaz. Allah, boş ve hedefsiz iş görmekten münezzeh ve çok yücedir. "Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz? "Her şeyin gerçek ve mutlak sahibi ve hakimi olan Allah böyle bir şeyden yücedir. O'ndan başka hiç bir ilah yoktur. O yüce Arşın Rabbidir." [20] Demek ki, insanın yaratılışında büyük bir hedef söz konusudur.

İnsan ve İbadet
Peki, insanın yaratılışından güdülen o yüce hedef nedir? Yukarıda geçen ayette o hedefin Allah'a dönüş olduğuna işaret edilmişti. Akıl da böyle hükmediyor. Böyle yüce bir varlık, sırf hayvani duyguların tatmininden ibaret olan yemek, içmek ve eğlenmek için yaratılamaz. Demek ki, insan dünya hayatından daha üstün bir kemale ulaşmak için yaratılmıştır.

Peki, insan o hedefe nasıl ulaşabilir? Açıktır ki, madde üstü olan bir kemal, maddi değer ve kemallerle kazanılamaz. Yani, insan maddi kemallerini ne kadar geliştirirse geliştirsin, ne kadar güçlendirirse güçlendirsin, madde üstü olan bir kemale erişemez. Madde üstü olan bir kemal, ancak madde üstü bir değere sahip olmakla kazanılır. Hiçbir insan en güçlü yemekleri yiyerek, en vitaminli gıdaları alarak ve en ağır sporları yaparak cismini geliştirmek ve güçlendirmekle manevi bir değer ve kemal olan ilim kemaline sahip olamaz. Bir insanın, ilim kemaline sahip olması için, ilim öğreten okullara, üniversitelere giderek zahmet çekmesi ve hatta bir çok maddi lezzetlerini gözden çıkarması gerekmektedir. Diğer manevi kemaller de böyledir. Hiçbir kimse, yukarıda işaret ettiğimiz yöntemlerle üstün ahlak sahibi olamaz. Üstün ahlak sahibi olmak için, vitaminli gıdalar değil, güzel terbiye almak lazımdır. İşte bunun içindir ki, Allah Teala'nın "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" [21] buyurduğunu görmekteyiz.

Demek ki; insan, ancak ibadet ve Allah'a yönelmekle üstünlüğünü elde eder ve kendine özgü manevi alanında ilerleyerek yaratılıştaki asıl hedefine ulaşabilir. İbadet, riyasız bir şekilde olursa, insanı nefsi kölelikten ve hayvani benliğinden çıkararak Rabbine götürür.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey insan! Gerçekten sen dönüp varacağın Rabbine doğru ölünceye kadar çabalarsın ve nihayet ona kavuşursun" [22]

Acaba insan aklı, tek başına bu yolculuğu kat edip istenilen hedefe varmada yeterli midir? İnsan aklının tek başına yeterli olabilmesi için, kat edeceği bu yolu tam anlamıyla aydınlatabilmesi gerekir. Oysa; bu yol, öyle bir yoldur ki, insanoğlu onun başında bile kendi acizliğini itiraf etmekten başka bir çıkar yol göremiyor.

İnsanın bu dünyadaki hayatı bile meçhullerle doludur. Bilmediği şeyleri, bildiği şeylerle kıyaslamaya kalkışırsa, bildiği şeyler, bilmediği şeylere oranla büyük bir okyanus karşısında bir damla misalini bile oluşturmamaktadır. O halde insanın kat etmekte zorunlu olduğu bu manevi yolculuğunda, aklın kılavuzluğu tek başına yeterli değildir. Bunun anlamı; insanın, her iki dünyada da saadetini temin eden yolu ona gösteren, onu bedbaht kılan şeylerden sakındıran ve ilahi öğretiyle kat etmek zorunda olduğu yolu her yönüyle bilip aydınlatan ilahi yol göstericilere muhtaç olduğudur. "Biz, peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim, inanır ve nefsini ıslah ederse, onlara ne bir korku vardır, ne de bir üzüntü."[23]

Toplumsal Yaşam ve Kanun
İnsan sosyal bir varlıktır. Toplumsal olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Toplumsal hayatta fertler yardımlaşma yoluyla ihtiyaçlarını giderirler. Bu, şüphe götürmeyen bir konudur. Demek ki, sosyal yaşamda bireylerin birbirlerinin birikiminden ve emeğinden yararlanması zorunludur. Bireylerin birbirleriyle yardımlaşması ve birbirlerinin emeğinden yararlanması, hak ve hukuklar korunduğu taktirde, hiçbir sorun meydana getirmediği gibi, toplumsal yaşantının bir gereğidir de.

Ancak insanın doğasında var olan içgüdüler onu rahat bırakmıyor. Bu içgüdülerden birisi, egemen olma içgüdüsüdür. Bu içgüdü, insan bireylerinin birbirlerinin hakkına ve emeğine göz dikmesine ve hatta çoğu zaman haksızlık yapmasına bile sebebiyet veriyor. İşte bu yüzden, toplumsal yaşantıyı tehdit eden, karışıklıklar ve problemler ortaya çıkıyor. Sosyal hayatın devam edebilmesi için, bu karışıklıkların ve problemlerin giderilmesi gerekir. İşte burada toplumsal düzenin sağlanması ve karışıklıkların önlenmesi için kurallara ve kanunlara ihtiyaç doğuyor.

Peki, toplumsal düzeni sağlayacak ve bireylerin hak ve hukuklarını temin edecek bu kanunları kim koymalıdır? Acaba bu kanunları insanın kendisi mi koymalıdır? Yoksa, bu kanunlar daha üst bir makamdan mı gelmelidir? Burada iki görüş vardır:

1- Bu kanunları beşerin kendisi koymalıdır.

2- Bu kanunları beşeri yaratan ve onu her yönüyle bilen Allah Teala koymalıdır.

İkinci görüşü savunanlar diyorlar ki, insanın yaşamı sadece dünya hayatıyla sınırlı değildir. İnsan ebediyet için yaratılmıştır. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Siz, dünya için değil, ahiret için ve fani olmak için değil, baki kalmak için yaratılmışsınız." [24] Öte yandan, insanın dünyadaki hayatı, baki hayatının kaderini belirlemektedir. Dünya hayatı, hayrıyla şerriyle insanın baki olan hayatına yansımaktadır. O halde insanın dünya hayatı, baki hayatını tahrip etmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Aksi taktirde, büsbütün bir hüsrana uğraması kesindir. "Baki kalanı fani olana satandan daha zarar eden kim vardır?" [25] Demek ki, insanın dünya hayatındaki toplumsal yaşantı düzeni bu esası gözeterek hazırlanmalıdır. Sosyal yaşamdaki kanunları buna göre olmalıdır. Bu ise, dünyadaki sosyal yaşamın kurallarını düzenleyen kimsenin, insanın dünyadaki sosyal düzeni ile baki hayatı arasında olan ilişkiye vakıf olmasını zorunlu kılıyor. Acaba bu ilişkiyi Allah Teala'dan gayri kim daha iyi bilir?

Sonra; insanın dünyadaki yaşantısında mesut olmasını sağlamak da, öyle kolay sanılabilecek bir iş değildir. İnsanın dünya hayatında mesut olması, toplumsal düzeninin tam anlamında sağlam bir düzen olmasını ve toplumsal düzeni koruyacak kanunların bütün bireylerin hak ve hukukunu tam anlamında koruyabilecek ve onun bütün ihtiyaçlarını temin edebilecek niteliğe sahip olmasını iktiza eder. Bu ise, insanın dünya hayatını ilgilendiren kanunları koyan kimsenin, onun bütün boyutlarını ve dünya hayatındaki bütün ihtiyaçlarını tam anlamıyla bilmesini gerektirir. Aksi taktirde, koyduğu kanunlar, insanın bütün ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kalıp, insanı mesut etmek yerine bedbaht kılacağı açıktır. Bu açıdan da, insanı herkesten daha iyi tanıyanın, onun tüm ihtiyaçlarını, niteliklerini ve özeliklerini herkesten daha iyi bilenin Allah Teala olduğunu görmekteyiz. "Hiç yaratan bilmez olur mu? O, latiftir, haberdardır." [26] O halde, bu açıdan da insanın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve tam anlamıyla toplumsal adaleti sağlayabilecek kanunları koyan ancak Allah Teala olabilir. Bundan ilahi kanunların beşeri kanunlara bir takım üstünlük ve ayrıcalığı olduğu ortaya çıkıyor. İlahi kanunların beşeri kanunlara olan üstünlük ve ayrıcalığını şöyle sıralayabiliriz:

1- İlahi kanunlar, insanın bütün boyutları ve dünya ile ahiret hayatı arasındaki ilişki nazara alınarak hazırlanmıştır.

2- İlahi kanunlar, her şeyi bilen ilahi ilimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla beşerin bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip olup, ona inananlara itimat ve güven sağlamaktadır. Beşeri kanunlar ise bu özellikten yoksundur. Zira onlar insanın kamil olmayan akıl ve ilminden kaynaklanmaktadır.

Buna ilaveten; günümüzdeki en büyük adaletsizliklerin o kanunları koyanların kendileri tarafından meydana getirildiğini görmekteyiz. Bu nedenle halkın onlara ve o kanunlara güven ve itimadı sarsılmıştır. Ama ilahi kanunlarda böyle bir problem söz konusu değildir. Zira, başta ilahi kanunları halka ileten peygamberlerin kendileri olmak üzere, gerçek inanç sahiplerinin taviz vermeden o kanunları uygulamaya koyduklarını görmekteyiz. Bu ise bütün insanlara en derin güven ve emniyeti sağlamaktadır.

3- İlahi kanunlar, uygulanmak açısından, ister açık ister gizli olsun, her halükârda garanti altındadır. Şöyle ki, toplumsal hayatın tam anlamda düzene girmesi ve toplumsal adaletin gerçekleşmesi için, yalnızca toplumun her yönüne ışık tutabilecek ideal kanunların varlığı yeterli değildir. Bu kanunların icrasının da garanti altına alınması gerekir. Zira beşer, doğası gereği kendi şahsi menfaatiyle çelişen kanunlardan bir türlü sıyrılmak ister. "Hayır, insanoğlu önünü boş bulup boyuna günah işlemek ister" [27]

Toplumumuzda müşahede ettiğimiz kanuna aykırı eylemler bunun en bariz delilidir. İşte bunun için toplumda olan kanunların yerli yerinde uygulanması için mevcut kanunların tatbik açısından garanti altına alınması şarttır. Toplumda bulunan medeni kanunların yanı sıra, cezai kanunların ve denetim sisteminin varlığı işte bunun içindir.

Ancak beşeri sistemdeki cezai kanunlar ve denetim sistemi, tam anlamıyla bu boşluğu doldurmaktan acizdir. Zira, o kanunların kendilerinin de ayrı bir denetim sistemini gerektirdiği gibi, ancak beşerin açıktan kanunları çiğnemesini önleyebilir, beşerin gizli hallerini de kontrol edemez. Oysa, ilahi kanunlar, ister açık, ister gizli beşerin her halini kontrol etmekte ve beşeri sistemlerdeki zahiri kontrol sistemine ilaveten, hata, kayırma ve acizlik türünden bir kusura sahip olmayan bir ilahi kontrol sistemine de sahiptir. "...O, sırrınızı da, açığınızı da ve ne kazandığınızı da bilir" [28] "Yoksa bizim onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır işitiriz, elçilerimiz de onların yanındadır ve (yaptıkları her şeyi) yazıyorlar." [29] "Ve kitap (amel defteri) ortaya konulur, suçluların onda olanlardan korku içinde olduklarını görürsün. "Ne oluyor bu kitaba! Küçük büyük, kapsamadığı hiçbir şey bırakmamış" derler. Ve yaptıklarını önlerinde hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." [30]

Demek ki, ilahi kanunlar, zahiri denetime ilaveten ortaya koyduğu iman ilkesiyle kendini her halükarda garantiye almıştır. Dolayısıyla gerçekten iman ehli olan bir toplumun asla o kanunları çiğnemesi söz konusu olamaz. Beşeri sistemler ise, böyle bir kontrol mekanizmasından yoksundur.

Kısacası, bu evrenin bir yaratıcısı olduğunu (Tevhid İlkesini) kabul ettikten sonra, her akıl sahibi insan, bu evrenin yaratılışından bir hedefin olduğunu kabul etmek zorundadır. Zira, mezkur ilke gereğince, bu evrenin yaratıcısı, sonsuz kudret, ilim ve hikmet sahibi olan bir varlıktır. Tek kelimeyle her türlü eksikliklerden münezzeh ve bütün kemallere sahip olan bir varlıktır. Böyle bir varlığın hedefsiz ve boş bir iş yapması düşünülemez. O halde bu evrenin yaratılışının bir hedefi vardır. Bu hedefin O'nun kendine yönelik olduğu da söylenemez. Zira O'nda bir eksiklik ve kusur yoktur ki, evreni yaratmakla kendisinde bulunan eksikliği gidermeyi amaçlamış olsun. Veya O'nda bulunmayan bir kemal yoktur ki, evreni yaratmakla o kemale ulaşmayı istesin. O'nun kendisi her türlü kemalin menşeidir. O halde evrenin ve özellikle de, en üstün yaratık olan bizlerin yaratılışından, yine bizlere ait olan bir hedefi amaçlamıştır. O hedef, bu yaratıklara bir kötülük yapmak da olamaz. Zira her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olan ve her türlü kemale sahip olan böyle yüce bir varlık bundan da münezzehtir. Demek ki, yaratılıştan hedef; yine bu yaratıklara bir hayır ulaştırmak olmalıdır.

Öte yandan biz insanlar akıl, bilinç ve ihtiyar sahibi olan varlıklar olduğumuzdan ve bize ulaşan her türlü hayrın ve ulaşabileceğimiz her türlü kemalin ancak bu çerçeve içerisinde tahakkuk bulduğundan dolayı, bize vereceği her türlü hayır ve kemali bu çerçeve içerisinde ulaştırmalıdır. Yani, biz insanların kemali, doğru bilinç, güzel terbiye ve toplumsal adalet ve saadeti temin edebilecek kamil kanunlara bağlıdır. Biz insanların bu üç noktanın her birinde de ilahi elçilere ihtiyacımız vardır. O halde beşerin kemale ermesinde ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kılan sebepleri şöyle sıralayabiliriz:

1- Beşerin, kemale ermesinde gerekli olan doğru bilgilere ulaşabilmesi,

2- Beşerin, kemale ermesi için gerekli olan güzel terbiye ve eğitimi alması,

3- Toplumsal adalet ve saadetin temini için kamil kanunlara sahip olması.

Şimdi bunları teker-teker ele alalım:

1- Beşerin Kemale Ermesinde Gerekli Olan Doğru Bilgilere Ulaşması
Şüphe yok ki, kendimize layık ilmi ve ameli kemalimize ulaşmamız, sahip olacağımız doğru bilgilere bağlıdır. Yine şüphe yok ki, bu bilgiler, hiçbir talim ve eğitimi gerektirmeyecek kadar açık seçik değildir. Aksine, ancak zorlu bir talim ve eğitim sürecinden geçtikten sonra kemalimizde etkili olan ilke ve unsurlarla, kemalimize zararlı olan şeyleri tanıyabiliriz. "Allah, sizi analarınızın karınlarından çıkardı. Siz hiçbir şey bilmiyordunuz. Sizin için kulaklar, gözler ve duyular kıldı ki şükredesiniz." [31]

Şimdi soru şudur: Acaba biz insanlar bu açıdan sadece kendi kısıtlı ilmimizle iktifa edebilir miyiz? Acaba biz insanlar, yalnızca kendi çabalarımızla, layık olduğumuz ve bizim yaratılışımızdan hedeflenen kemale ulaşmakta, gerekli olan bütün unsurları teşhis edip, kemal ve saadetimize zararlı olan bütün etkenleri kavrayabilir miyiz?

Açıktır ki, bunun cevabı hayırdır. Zira, insanlar olarak bizler, tam anlamında ne kendimizi, ne de bu evreni, ne onun ve kendimizin evvelini, ne de sonunu bilmemekteyiz. Biz, bu sonsuz varlık alemi karşısında ilim açısından, henüz ilkokulun birinci sınıfında bile sayılmayız. Bildiklerimiz karşısında bilmediklerimiz, kıyas edilemeyecek kadar büyüktür.

Yalnız bununla da kalmıyor. Bu evrenin bir yüzü bizim normal bilgimizin alanı dışında kalmaktadır. Biz, Materyalizmi reddettik ve varlık aleminin maddeyle sınırlı olmadığını ve hayatın da dünya hayatından ibaret olmadığını ispatladık. Biz, bu dünyadaki hayat tarzımızın, inandığımız öteki yaşantımıza da yansıdığına ve oradaki hayat tarzımızı, saadet ve bedbahtlığımızı etkilediğine inanmaktayız. Normal bilgimiz bu hususta sıfır derecesindedir. Biz, buradaki yaşam biçimimizin öteki hayatımıza nasıl yansıdığını hiç bilmemekteyiz.

Bunlar bir yana, hatta hayatımızın bu yönüyle ilgili bilgilerimiz de yeterli değildir. Bir şeyi bu gün kabul ediyor, yarın öyle olmadığına kanaat getiriyoruz. Bilgilerimiz, çelişkiler ve hatalarla doludur. Hatalarla dolu olan bir bilgiye, bizim saadet ve bedbahtlığımızı ilgilendiren bu en önemli konuda ne kadar güvenebiliriz?

Bu durumda; acaba bu konuda evreni olduğu gibi her yönüyle bilen, bizim hata ve bilinçsizliğimizden uzak olup, bu eksikliklerimizi gidererek, bizi hayatın her sahasında aydınlatan ve saadetimizi gerektiren her türlü bilgiyi cömertçe bize sunan, bir öğretmene ihtiyacımız yok mu? Bu öğretmen, ilmi sonsuz ilahi ilimden kaynaklanan, hayatın her yönünü tam anlamıyla bilen, ilahi elçilerden başkası olabilir mi?

Açıktır ki, cevap; bu öğretmenin ilmini ilahi öğretiden alan ilahi elçilerden başkası olamayacağıdır. O halde, beşerin kemali ve saadetiyle ilgili doğru bilinçlenmesi için, ilahi elçilerin gelmesi zorunludur. Sonsuz ilim, hikmet ve şefkat sahibi olan yaratıcının bunu ihmal etmesi mümkün değildir.

2- Beşerin Gerekli Güzel Terbiye ve Eğitimi Alması
Beşerin kendine layık kemal ve saadete ulaşması, sadece kemal ve yaratılış gayesiyle ilgili bilgilere sahip olmasıyla sağlanamaz. Bunun yanı sıra, bu bilgileri hayata geçirmekte, ona yardımcı olacak mürebbiye ve örnek önderlere de ihtiyacı vardır.

Kısacası, beşer ancak talim ve terbiye ikilisiyle layık olan kemal ve saadetine ulaşabilir ve kendinden beklenen yaratılış gayesine varabilir. Talim, ilim öğretmenini, terbiye de, ahlak mürebbisini gerektirir. Terbiye etmek, ilimden fazla ameli yönle bağlantılıdır. Mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin can ve ruhlarının derinliğine kadar inebilmeli, onların duygu ve içgüdülerini tadil edebilmelidir. Kamil bir mürebbi, insanın kemalini ve saadetini ilgilendiren her şeyi, bütün iyi ve kötüleri tam detaylarıyla bilmesiyle birlikte, insan ruhunun inceliklerine, ahlaki özelliklerine, duygu ve içgüdülerine de kamilen vakıf olmalı ve bu ilkeleri hayata geçirmek açısından kusursuz bir örnek olmalıdır. Yoksa kendi terbiye olmamış birinden diğerlerini ıslah etmesini beklemek abes ve yersiz bir beklentiden öteye gitmez.

Ayrıca mürebbi, terbiyesi altında bulunan kimselerin itminan ve güvenine mazhar olmalıdır ki, terbiyesi altında bulunan kimseler, ona güven ve alaka duyarak ondan etkilensinler.

Acaba böyle bir mürebbi, ilmini sonsuz ilahi ilimden alan ve yüce yaratıcının terbiye ettiği, her türlü çirkinlik ve sapıklıktan uzak olan ilahi elçilerden gayrisi olabilir mi?

O halde, insanoğlu ilahi elçiler olmaksızın, kendine layık kemale erişemez. Özellikle de beşerin ahlaki kemali bunu elzem kılmaktadır.

 Açıktır ki, sonsuz hikmet ve şefkat sahibi olan yüce yaratıcı, beşerin bu ihtiyacını ihmal edip görmezlikten gelmez. Nitekim ihmal etmemiş ve kendi terbiye ettiği yüce mürebbilerini, insanlara gerçekleri öğretmek ve onların ruhlarını bütün çirkinliklerden arındırıp güzelliklerle süslemek üzere her zaman göndere gelmiştir.

"Andolsun ki, Allah; inananlara, ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitap ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler." [32]

3- Toplumsal Adalet ve Saadetin Temini İçin Kamil Kanunlara Sahip Olmak
İlahi elçilerin gönderilmesinin lüzumu konusunda, bilginler genellikle insanın toplumsal yaşantısının ilahi elçilerin gönderilmesini zorunlu kıldığı hususu üzerinde durmuşlardır.

Şöyle ki, bu bilginler; "İnsan doğal olarak toplumsal yaşantıya sahiptir. Sosyal hayat kanun ve kuralsız olamaz. İnsanın kemal ve saadetini temin edebilecek kamil kural ve kanunlar, ancak onun her yönüne vakıf olan yaratıcısı tarafından koyulabilir. Beşer bu kanunları doğrudan yaratıcıdan alma imkanına sahip olmadığına göre, ilahi lütuf, O'nun kendi elçilerini göndererek işbu kanunları beşere iletmesini iktiza eder" şeklinde istidlal etmişlerdir. Şimdi bu konuyu biraz açalım:

İnsan Toplumsal Bir Varlıktır
İnsan yaratılışı itibarıyla toplumsal yaşama sahiptir. Ancak sosyal yaşam ile layık olduğu kemale ulaşabilir ve gerekli ihtiyaçlarını ancak toplumsal hayat sayesinde giderebilir. Zira insan, yaşamı için gerekli olan şeyleri çalışarak kendi çabalarıyla kazanmak zorundadır.

Öte yandan; insanın yaşamı için zorunlu ihtiyaçları o kadar geniş ve detaylıdır ki, bireysel olarak bu ihtiyaçların tamamını giderebilmesi olanaksızdır. Dolayısıyla bu doğrultuda diğer insan bireyleriyle yardımlaşmak, onların güç ve bilgi birikiminden yararlanmak zorundadır.

Bundan gayri; insanın bir takım ihtiyaçları vardır ki, onlar ancak toplumsal yaşamla giderilebilir. Bir çok kemali de böyledir. İnsan onlara, ancak toplumsal yaşantıda ulaşabilir. İşte bunun için insanoğlu ailesel yaşantıdan başlamak üzere, köy, kent ve ülke oluşturmak suretiyle toplumsal yaşama girmek zorundadır. İnsanoğlunun ilk varoluşundan itibaren devamlı olarak bir toplum içerisinde hayatını sürdürmesi bunun en kesin kanıtıdır.

Toplumsal Yaşam Kanunsuz Olamaz
 Toplumsal yaşam kanunsuz olamaz. Zira, sosyal yaşamda zorunlu olarak bireyler arasında menfaat sürtüşmesi meydana gelir. Öte yandan insan bireyleri, kendi doğalarında bulunan kendini isteme ve kendi çıkarını düşünme içgüdüleri gereği olarak, her biri mümkün olduğu kadar kendi yararına gördüğü her şeyin en iyisine sahip olmak ister. Bu uğurda elinden gelen çabayı göstermekten kaçınmadığı gibi, önüne çıkacak engelleri aşmak ve isteğine en layıkıyla ve en kolay yoldan sahip olmak uğruna başkalarını da kullanmaktan, onların hak ve hukuklarına tecavüz etmekten çekinmez. Bu ise, toplumda kargaşa ve bozgunluğun meydana gelmesine ve sonuçta da toplumsal yaşantının yıkılmasına sebep olur. İşte bunun için insan aklı, toplumsal yaşantıyı düzenleyerek, bireylerin hak ve hürriyetlerini teminat altına alacak, zorbaların tecavüz ve sitemlerinin önüne geçecek kural ve kanunların ve bunları uygulayacak bir yönetimin var olması gerektiğine hükmeder.

Nasıl Bir Kanun İnsanın Saadetini Temin Edebilir?
Yukarıdaki açıklamamız, toplumsal yaşam kanunsuz olamayacağını gözler önüne serdi. Ancak iş bununla bitmiyor. Şimdi sorun, beşerin layık olduğu asıl kemal ve saadetine nasıl bir kanununun ulaştırabileceğidir. Nasıl bir kanun, insan toplumunu gerçek anlamda insan toplumu yapıp, her şahsın hak ve hukukunu koruyabilir? Nasıl bir kanun, toplumdan zulmü, tecavüzü ve sömürüyü giderip hakiki anlamda medeni bir toplum oluşmasını sağlayabilir?

Açıktır ki, her kanun bunun uhdesinden gelemez. Böyle medeni bir toplum yaratabilecek bir kanunun en azından aşağıda sayacağımız şartlara haiz olması gerekir:

1- İnsanoğlunun gerçek ihtiyaçları temeli üzere hazırlanmış olup, insanın bütün toplumsal, hukuki, siyasi ve ahlaki gereksinimlerini temin etmekte yeterli olmalı,

2- O kanunlarda insanın manevi yaşantısı ihmal edilmiş olmamalı, aksine insanın manevi hayatını geliştirip ilerletmesinde ve bu hususta elde edebilecek bütün kemallerine yardımcı olabilecek şekilde hazırlanmış olmalıdır.

3- Her türlü bireysel ve toplumsal baskı, sömürü, zülüm ve sitemi önleyecek şekilde kapsamlı ve kamil olmalıdır.

4- Belli bir grup veya tabakanın yarar ve çıkarlarını koruyacak şekilde değil, toplumun bütün fertlerinin yarar ve çıkarını koruyup, saadetlerini temin edebilecek şekilde hazırlanmış olmalıdır.

Açıktır ki, böyle bir kanunu, ancak evrenin ve insanın yaratıcısı Cenab-ı Hak koyabilir. Zira, Cenab-ı Hak'tan gayri hiçbir kimse, tam anlamıyla evrenin ve insanın bütün inceliklerini, sırlarını bilemez. Yalnızca Cenab-ı Hak'tır ki, insanın bütün içgüdü ve duygularına, hakiki ruh ve beden saadetine vakıftır. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, dünya ve ahiret yaşantısı arasındaki derin irtibatı tam anlamıyla ve bütün detaylarıyla bilmektedir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, bütün yaratıklar O'na aynı nispete sahiptir ve kimseye karşı bir taraftarlık ve kayırması söz konusu değildir. Sadece Cenab-ı Hak'tır ki, her türlü taassup ve dar görüşlülükten münezzeh olup, kanunlar arasındaki ilişki ve çatışmalardan en iyi şekilde haberdardır. O nasıl bilmeyebilir? Her şeyin yaratanı O'dur. Her şeyin başlangıcını da, sonunu da, şimdiki halini de en güzeliyle O bilmektedir. Hiçbir şey O'na gizli kalamaz. "Evet, yaratan bilir. O, latiftir (madde değil ki, engellere takılsın), habirdir. (sonsuz ilim sahibidir)" [33] "O göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeye kadirdir." [34]

Buna ilaveten; O, kullarına karşı sonsuz şefkat ve rahmet sahibidir. "...Muhakkak Allah insanlara karşı çok şefkat eden ve çok rahmedendir." [35] "O, çok bağışlayıcı ve çok sevendir." [36] Zaten bütün yaratıklarının ihtiyarına koyduğu bu sonsuz nimetler ve onları muhtaç oldukları her türlü araç ve gereçlerle donatması bunun en bariz kanıtıdır.

Şimdi böyle yüksek ilim, hikmet, şefkat ve rahmet sahibi bir yaratıcının yaratıklarının en eşrefi olan insan türünü, kemalinin en zorunlu ihtiyacı olan hidayetten esirger mi? Onun bu ihtiyacını görmezlikten gelip ihmal eder mi? Böyle bir Rabbin, bütün yaratıklardan üstün yarattığı ve bütün yaratıkları ihtiyarına sunduğu bir varlığın yaratılış gayesi olan kemaline ermekte onu kendi başına bırakıp, ihmal etmesi mümkün müdür? Bu O'nun sonsuz şefkat, hikmet, ilim ve kudreti ile bağdaşır mı?

Açıktır ki, cevap hayırdır. O'nun sonsuz lütfü, beşerin bu en zorunlu ihtiyacını da karşılamasını iktiza eder. İşte bunun için, seçtiği kamil insanlar aracılığıyla ona yol göstermiş ve saadet yolunu açmıştır. Onlara saadet ve kemallerinin ne olduğunu ve nelerin onu bedbahtlığa sürükleyeceğini bildirmiştir. İşte bunun için, seçilmiş ilahi elçilerin beşere yol göstermesi zorunludur. Zaten hep böyle ola gelmiştir.

Büyük İslam filozofu İbn-i Sina, en büyük eseri olan "Şifa" adlı kitabının ilahiyat bölümünde şöyle der: ""İnsanın bekası ve olgunlaşması için peygamberlerin gönderilmesine olan ihtiyaç, kirpiğin ve kaşın çıkmasına, ayakların içinin içeri doğru eğik olmasına ve benzeri zorunlu olmayan yararların teminine olan ihtiyaçtan kesinlikle daha çoktur. O halde ilahi ezeli inayet ve lütfün insanın vücudundaki bu incelikleri ve faydaları göz önüne alıp ta insanlığın bekasında esas olan peygamberleri göndermek gibi bir ihtiyacı düşünmemesi mümkün değildir." [37]

Yine, İbn-i Sina, "El-İşarat vet Tenbihat" adlı eserinde şöyle yazıyor: "İnsan, tek başına yaşantısında gerekli olan ihtiyaçlarını karşılayamadığından, kendi türünden diğer insanların bu ihtiyaçları karşılamakta onunla ortaklık yapmalı, aralarında bir takım konularda alış veriş olmalı, her biri diğerinin tek başına çözmeye kalkıştığı taktirde, fazlalığı yüzünden halletmesi olanaksız olan veya olanaklı olsa bile zor olan ihtiyaçlarından birini karşılamayı uhdesine almalıdır. Bu ise, onların arasında alış verişin ve iş birliğinin olmasını zorunlu kılıyor. Bireyler arasındaki alış veriş ve iş birliği ise, bunu koruyacak bir adalet yönetiminin ve kanunun ve Allah katından mahsus kılındığı belirtilerle itaat edilme hakkıyla ayrıcalık kazanan bir kanuncunun varlığını zorunlu kılmaktadır..."[38]

Büyük düşünür Hace Nasiruddin, İbn-i Sina'nın bu sözlerinin açıklamasında şunları yazıyor: "İnsan tek başına yaşantısının gereksinmelerini karşılamaktan acizdir. Zira, insanın hem kendi, hem de ailesini oluşturan kişilerin yemeğe, elbiseye, oturacağı meskene ve koruma aletlerine ihtiyacı vardır. Bunların tamamı sanat mahsulü olup, bir kişi bunların tamamını bizzat kendisi yapmaya kalkışırsa, onları ancak onlar olmadan yaşantıyı sürdürmesi mümkün olmayan veya mümkün olsa bile zor olan, uzun bir müddet içerisinde temin edebilir. Fakat birbirleriyle yardımlaşma ve ortaklık içerisinde bulunan bir grup için, bunları temin etmek pekala kolay olur. Onlardan her biri, arkadaşını yaşantı için gerekli olan bir ihtiyacın temininde yardım edip rahatlatabilir. Örneğin, her biri, bir yönde tahassüs kazanıp, diğerine, kendi uzmanlığı kolunda yardım eder, diğerinden de aynı şekilde yardım alabilir. Dolayısıyla insan doğası gereği yaşantısında topluma muhtaçtır. İşte bilginlerin: "İnsan doğal olarak medenidir" sözlerinin anlamı budur. Medeniyetten maksatları toplumsal yaşantıdır.

Sonra, insanlar arasında toplumsal işbirliği, aralarında vuku bulacak, bir alış veriş ve adalet mekanizmi olmaksızın düzene giremez. Zira onlardan her biri, kendi ihtiyacının peşinde olacak ve bu konuda kendine engel teşkil edene karşı buğzedecektir. Onun bu istek ve buğzu ise, onu diğerlerinin hakkına tecavüz etmeye itecektir. Böylece de arada kargaşa doğup toplumsal yaşantıyı tehlikeye düşürecektir. Fakat eğer toplumda bir adalet mekanizmi bulunursa, böyle bir sorun ortaya çıkmaz. O halde toplumsal yaşantı kanunu gerektirir.

Sonra her kanun, bir kanun koyucuyu gerektirir. Eğer bu kanunu onların kendileri koymaya kalkışırlarsa, yine aynı sorun ortaya çıkıp, onların birbirleriyle niza etmelerine ve toplumda kargaşa doğmasına sebebiyet verecektir. O halde kanun koyan kimse, itaat hakkı olma ayrıcalığına sahip olmalıdır ki, diğer insanlar ona itaat etsinler ve koyduğu kanunlara boyun eğsinler. Böyle bir itaat hakkı ise, ancak onun yaratıcı tarafından olduğunu belirten ayet ve belirtilere sahip olmasıyla doğar. Dolayısıyla, onun yaratıcı tarafından ve O'nun adına konuştuğunu belirten, alametlere ve ayetlere sahip olması zorunludur. İşte bu belirti ve ayetler mucizedir. Bu mucizeler sözlü ve fiili olabilir. Has insanlar sözlü mucizelere, avam halk ise, fiili mucizelere daha eğilimlidir. Fiili mucizeler, sözlü mucizeler olmaksızın olamaz. Zira, hayra davet olmaksızın, nübüvvet ve mucize gerçekleşemez. O halde toplumsal yaşam mucize sahibi olan bir peygamberin varlığını zorunlu kılmaktadır." [39]

Büyük kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin Tusi, "Tecrit" adlı kitabında da şöyle yazıyor: "Peygamber gönderilmesi, hayırlı ve güzel bir şeydir. Zira, onda bir çok fayda mevcuttur. Akla, kestirdiği konularda yardımcı olur, aklın bir hükmü bulunmadığı konularda hükmü beyan eder, korkuyu giderir, haseni ve kabihi, menfaat ve yararları açıklar, insan türünü korur, insan bireylerini sahip oldukları çeşitli istidatlara göre kemale ulaştırır, onlara bilmedikleri sanatları, ahlak ve siyaseti öğretir, öteki yaşamlarındaki (ahiret hayatındaki) ceza ve mükafatları haber verir ve böylece mükellef insanlara bir lütuf olur."[40]

Hişam bin Hakem şöyle rivayet ediyor: "İmam Cafer Sadık (a.s), Allah'ın varlığına inanmayan birisinin: "Peygamberlerin gönderilmesinin gerekliğini ve peygamberlerin doğruluğunu nasıl ispat edebilirsiniz?" şeklindeki sorusuna şu cevabı verdi:

"Bütün yaratıkların sıfatlarından yüce -yaratıkların her türlü niteliğinden münezzeh- hikmet sahibi olan, halkın göremeyeceği, dokunamayacağı, kendisiyle konuşamayacağı ve görevlerini kendisinden soramayacağı bir yaratıcımız olduğunu ispatladıktan sonra, onunla kulları arasında aracı olan, kulların maslahat ve yararlarına olan bekalarını sağlayan şeyleri onlara öğretecek ve helak olmalarına sebep olan şeyler hakkında onları uyaracak olan elçi ve temsilcilerin bulunmasının gerekliliği kendiliğinden ispat olur. O halde halk arasında ilim ve hikmet sahibi, Allah tarafından tayin edilmiş, müjdeleyen ve uyaran aracıların varolmasının gerekliliği kesin ve açıktır. Onlar, Allah'ın kendi hikmetiyle terbiye ettiği ve hikmetle gönderdiği peygamberlerdir ki, yaratılış ve fiziksel açıdan diğer insanlarla ortak olmalarına rağmen, ruhsal özellikler bakımından onlarla hiçbir ortak yönleri yoktur.

Hekim ve alim olan Cenab-ı Hak, onları hikmetiyle desteklemiş ve her türlü hata ve günahtan korumuştur. Sonra yer yüzü gerçek hüccetten (ilahi önderden) boş kalmasın diye her asırda gönderilen peygamberler, bunu getirdikleri deliller, burhanlar, doğruluk alametleri ve mucizelerle ispatlamışlardır." [41]

Allah Teala peygamberlerin gönderiliş nedenini şöyle beyan ediyor: "Müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerin gelişinden sonra, insanların Allah'a karşı bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah azizdir, hikmet sahibidir."[42]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun! Biz peygamberlerimizi belgelerle gönderdik ve onlarla birlikte kitap ve ölçek indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar..." [43]

O halde insanlığın hedefine uygun bir şekilde hidayete ermesinde ve sosyal adaleti kökleştirecek kanunların koyulmasında peygamberlere olan ihtiyaç açıklığa kavuşmuştur.

Elbette ilahi peygamberlerin yarar ve hedefleri sadece bu saydıklarımızla sınırlı olmayıp, aşağıda işaret edeceğimiz konular da peygamberlerin gönderilmesinin yarar ve hedefleri arasında yer almaktadır.

PEYGAMBERLERİN HEDEFLERİ
1-Tevhid ve İbadet
Tüm peygamberlerin asıl hedefleri halkı, tevhid inancına, Allah'tan başka bir ilah olmadığına davet etmektir.

Kur'an-ı Kerim peygamberlerin hedeflerinde esas olan çağrıyı şöyle beyan etmiştir: "Resulüm! De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda müşterek olan bir söze gelelim: Allah'tan başka hiçbir şeye kulluk etmeyelim. Hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da bir birimizi rabler (mabudlar) edinmeyelim. Eğer onlar (bu kelimeden) yüz çevirirlerse; "Şahid olun, gerçek Müslümanlar biziz" deyin." [44]

 Kur'an-ı Kerim bu ayet-i kerimede tüm insanlığı, her zaman için gerekli olan bir hakikate çağırmaktadır. Bu hakikat, yaratıcıdan gayrisine ibadet ve kulluk etmeme hakikatidir. Bu öyle bir hakikat ve esastır ki, geçmiş zamanda esas olduğu gibi, bugün de beşer için yegane kurtuluş yolu sadece odur.

Peygamberler, yalnızca Allah'a ibadet esasına dayalı bir toplum kurmak için mücadele vermişlerdir. Onlar, insanları sömürü ve cehaletten kurtarmak ve tağutun çeşitli görünümleri olarak ortaya çıkan isimlere ibadet etmekten kurtarmak için kıyam etmişlerdir.

2- İlim ve Ahlaki Değerler
Peygamberler, insanları cehalet ve her türlü zulümden kurtararak, ahlaki değerler çerçevesinde uygarlık ve ilim ışığına kavuşturan ilahi önderlerdir. Peygamberimizin (s.a.a) Allah tarafından risalete seçildiğinde ilk aldığı emrin "oku" olması sözümüzün şahididir.

 Peygamberler eğitim ve öğretime önem vermekle beraber, başta kendileri amelleriyle örnek olarak, halkı ahlaki değerlere davet etmişlerdir.

İslam Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ben ahlaki değerleri tamamlamak için, peygamberliğe seçildim."[45]

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Okuma yazma bilmeyenlere içlerinden bir peygamber gönderen O'dur. Peygamber, Allah'ın ayetlerini onlara okur, onları temizler, kendilerine kitap ve hikmet öğretir. Halbuki, onlar daha önce açık bir sapıklık içinde idiler."[46]

3- İnsanları Her Türlü Esaretten Kurtarmak
Peygamberin hedeflerinden biri de, insanları batıl inançlar, hurafe ve yanlış gelenek ve göreneklerin zulmet ve karanlığından kurtararak, Allah'ın gösterdiği nurlu yol ve aydınlığa yönlendirmektir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "... Onlara iyiliği emreder, kötülüklerden sakındırır. Hoş, güzel şeylerin onlara helal olduğunu, pis şeylerin de haram olduğunu beyan eder, omuzlarında olan ağır yükleri ve zincirleri omuzlarından indirir. İşte ona iman edip onu düşmandan koruyanlar, ona yardım edip onunla gelen nura tabi olanlar asıl kurtuluşa erenlerdir."[47]

Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Bu Kur'an, öyle bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve bütün övgülere layık olan Allah'ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik." [48]

4- Tağut ve Müstekbirlere Karşı Mücadele
İlahi elçilerin en büyük vazife ve hedeflerinden biri de, insanları köleleştirerek, kendi hizmetine alan müstekbirlerle savaşıp, onların zulmü altında inleyen insanları kurtarmak ve onları layık oldukları insani makama ulaştırmaktır. İşte bu yüzdendir ki, tarih boyunca peygamberlere karşı amansız savaş açanların hep müstekbirler olduğunu görmekteyiz.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz hangi memlekete uyarıcı bir peygamber gönderdiysek, muhakkak o memleketin ileri gelen refah düşkünleri: "Biz sizinle gönderilen mesajları inkar edenleriz" dediler." [49]

Her Musa'nın bir Firavun'u olagelmiş ve her zaman hakla batılın mücadelesi olmuştur, olacaktır da. Genelde hakkın hakimiyetine engel olanlar; dünya düşkünü, refahını gayr-ı meşru bir şekilde temin etmeye alışmış, başkalarının elinin emeğine göz diken, her zaman kendilerinin egemen olmasını isteyen müstekbirlerdir. Bu tür insanlar tağut ve evliya-uş şeytandırlar.

Peygamberler, her zaman mustazafların (zayıf bırakılmışların) safında yer alıp, zalim ve müstekbirlerin aleyhine mücadele etmişlerdir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Andolsun; biz her ümmete: "Allah'a ibadet edin ve tağuttan kaçının" diye bir peygamber gönderdik. Böylelikle onlardan bir kısmına Allah hidayet verdi, bir kısmı da delalet ve sapıklıkta kalmaya müstahak oldu. Şimdi yer yüzünü bir gezip dolaşın da yalanlayıcıların uğradıkları sonucu görün."[50]

5- İhtilaf ve Bölünmeleri Ortadan Kaldırmak
Peygamberlerin hedeflerinden biri de, insanlar arasında çıkan yerli yersiz ihtilafları giderip, hak ve hakikat esası üzere kurulu olan, birlik ve beraberliğe sahip bir toplum yaratmaktır.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnsanlar tek bir ümmet idiler. (Sonra ayrılığa düştüler de) Allah uyarıcı ve müjdeleyici olarak peygamberleri gönderdi. Onlarla birlikte, insanların aralarında ayrılığa düştükleri şeyde hükmetmek için hak üzere kitap indirdi. Fakat kendilerine açık deliller geldikten sonra, aralarındaki zulüm ve hasetlerinden ötürü onda ayrılığa düşenler, o kitap verilenlerden başkası değildi. Böylece onların ayrılığa düştükleri konularda Allah kendi izni ile iman edenleri hakka hidayet etti. Allah dilediğini doğru yola iletir."[51]

6- Aklı Teyit Etmek
İslam bilginlerinin, peygamberlerin gönderilme nedenlerini açıklarken, peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden birinin de, akla, kestirdiği konularda yardımcı olmak, aklın bir hükmü bulunmadığı konularda ise, hükmü beyan etmek olduğunu vurguladıklarına yukarıda işaret etmiştik. O halde peygamberlerin görevlerinden biri de aklı teyit etmektir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "Allah, unutulan nimetleri hatırlatsınlar, aklın gizli kalmış kabiliyet ve yeteneklerini ortaya çıkarsınlar diye peygamberleri gönderdi."[52]

Hz. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmuştur: "Ey Hişam! Allah Teala'nın zahir ve batın olmak üzere iki hücceti vardır. Zahir hüccet, peygamberler ve imamlardır. Batıni hüccet ise akıllardır." [53]

7- Ruhsal Hastalıkları Tedavi Etmek
Peygamberler insanların ruhsal hastalıklarını tedavi eden en büyük doktorlardır.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Peygamber tıbbıyla gezen bir doktordur. Merhemlerini tam itinayla hazırlamış, araç gereçlerini kızartıp sterilize  etmiştir. Körleşmiş kalplerden, sağırlaşmış kulaklardan ve lâl olmuş dillerden nerede bir ihtiyaç görürse, ilacını orada kullanır. Peygamber, ilaçlarıyla birlikte, hikmet nuruyla aydınlanmış, ilim çakmağıyla ateşlenmiş bir doktor olarak, gaflet ve şaşkınlık yerlerini aramaktadır..." [54]

8- Ölen Ruhları Tekrar Diriltmek
Peygamberler, günah ve isyan etmek sonucu kararak ölen kalplere hayat vermek için gönderilmişlerdir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı za­man icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında toplanacağınızı bilin." [55]

9- Güzel Bir Örnek Oluşturmak
Peygamberler, ahlak ve sireleriyle insanlık için uyulması gereken en güzel örneklerdir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Resulullah en güzel örnektir." [56]

Elbette peygamberlerin hedef ve görevlerinin bu saydıklarımızla sınırlı olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz sadece peygamberlerin hedef ve görevlerinden bazılarına işaret ettik.

PEYGAMBERLERİ TANIMA YOLLARI
Peygamberlik makamı çok yüce bir ilahi makam olduğu için, zaman-zaman bu makama özenerek Museylemet-ül Kezzab gibi, peygamberlik iddiasında bulunanlar olagelmiştir. Tabii ki, her iddiayı, özelikle de peygamberlik iddiası gibi, inançta esas olan bir meseleyi açık bir delil olmaksızın kabul etmek akıl karı değildir.

İbn-i Sina diyor ki: "İddiacının iddiasını bir delil ve burhan olmaksızın kabul eden kimse, insan fıtratından çıkmıştır." Dolayısıyla yalan olan peygamberlik iddiasıyla gerçek peygamberliğin ayrımı için, açık delillerin olması zaruridir. İşte gerçek peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için getirdiği delile mucize denir.

Mucizenin Gerekliliği
Allah tarafından gönderilen bir peygamberin iddiasının doğruluğunu ispatlamak için, getirdiği delile mucize denir demiştik. Fakat Kur'an-ı Kerim'de mucize kelimesi yerine, burhan, beyyine (açık delil) ve ayet (nişane) tabirleri kullanılmıştır. Mucize, sözcük olarak Arapça bir kelimedir. Ecz kökünden üretilen bir ism-i faildir. Acze düşüren anlamını ifade eder. Ulema, bir peygamberin kendi peygamberlik iddiasını ispatlamak amacıyla ilahi güce dayalı olarak getirdiği, diğer insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı, harik-ül ade delil ve nişaneye mucize ismini vermişlerdir. Yani, bir peygamberin getirdiği delile mucize ismi verilmesi, diğer insanların onun benzerini getirmesinden aciz kaldığından dolayıdır.

Büyük kelamcı ve filozof Hace Nasiruddin, mucizenin tanımını şöyle yapmıştır: "Bir peygamberin doğruluğunu tanımanın yolu, mucize göstermesidir. Mucize, bir peygamberin iddiasına uygun olarak, harik-ül ade olan bir olayı var etmesi veya aynı özellikte bir şeyi yok etmesinden ibarettir." [57]

Hz. İmam Cafer Sadık (a.s) mucizenin gerekliliğini şöyle açıklıyor: "Mucize, ilahi bir nişanedir. Allah o nişaneyi ancak peygamberine ve Allah tarafından imamet makamına tayin edilen kimseye, iddiasının ve getirdiğinin doğruluğunun yalancı iddiacıların iddiasından ayrılması için vermektedir." [58]

Görüldüğü üzere, mucizenin bir takım şartları vardır. O halde her harik-ül ade olan iş, mucize olarak kabul edilmez.

Evvela; mucizeyi getiren kimsenin peygamberlik veya imamlık iddiası olmalı.

Saniyen; bütün diğer insanların benzerini getirmekten aciz kaldığı harik-ül ade bir olay olmalı.

Salisen; iddiasıyla uyum içinde olmalı.

Rabien; tahaddi makamında olmalı. Yani, meydan okurcasına diğer insanları mukabele ve mübarezeye davet niteliğinde olmalıdır.

Mucizenin Şartları ve Diğer Harik-ül Ade Olaylardan Farkı
a) Harik-ül ade bir olayın mucize telakki edilebilmesi için, onu getirenin peygamberlik veya imamlık iddiası olmalıdır. Yoksa böyle bir iddia söz konusu olmadan bazı salih kullardan görülen harik-ül ade olaylara mucize değil keramet denir.

b) Bu harik-ül ade olay, hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan tahakkuk bulmalı ve diğer insanlardan hiç birinin, hatta en dahi insanların veya Allah'ın diğer salih kullarının böyle bir olayın benzerini yapmaları imkansız olmalıdır. Yoksa, diğer insanların da sahip oldukları üstün yetenekleri sayesinde belli şartlar altında yapabildikleri veya diğer bir salih kulun getirebileceği türden bir olay olursa, bu da mucize sayılmaz.

Meselâ, sihirbazlar, mürtazlar ve salih kullar gibi, bazı insanlar da yoğun ve yıpratıcı çalışmalardan sonra bir çok insanın yapamadığı bir takım işleri yapabiliyorlar. Ama bu gibi işler, bir takım temrin ve zahmete dayalı olarak, belli şartlar altında tahakkuk bulduğu için, başka birisi çıkıp ondan daha üstününü de yapabilir. Hiçbir sihirbaz, hiçbir mürtaz, hiçbir dahi, hiçbir veli hiçbir kayıt ve şarta tabi olmadan her halükarda harik-ül ade bir olayı tahakkuk ettiremez. Onların yaptıkları harik-ül ade olaylar, illa da belli şartları içeren türden olup, diğer insanların da benzeri şartlar altında aynısını veya daha üstününü gerçekleştirebileceği türden harik-ül ade olaylardandır.

Allah peygamberleri, herhangi bir özel öğretim ve eğitim görmeden, istenilen şey mantıklı olduğu taktirde, hiçbir sınır söz konusu olmaksızın, Allah'ın izniyle her alanda, zaman ve ortam farklılığı göz önüne alınmaksızın mucize gösterebilirler.

Kısacası, dahilerin, sihirbazların, mürtazların ve keramet ehlinin yaptıkları bazı işler de, harik-ül ade olma özelliğini taşıyor. Ama onların yaptıkları işler, beşer türünün kadir olmadığı bir iş değildir. Başka biri de aynı şartlara haiz olduğu taktirde, benzeri bir işi veya daha üstününü yapabilir. Fakat mucize olan şey, beşer türünün gücü dışında kalan bir olay olmalıdır ve hiçbir kimse hiçbir koşul altında onun benzerini tahakkuk ettirememelidir.

Örneğin, altı yaşındaki bir çocuğun, büyük bir bilgin insan gibi ilmi kariyere ulaşması, harik-ül ade bir olaydır. Ancak bu, dahi insanlarda görülebilen bir olay olup, beşer türünün kudreti dışında değildir. Onun gibi başka bir dahi de çıkabilir. Fakat, Hz. İsa (a.s)'ın olayında olduğu gibi, henüz yeni doğmuş bir çocuğun, en üstün bilginlerin bile ulaşamayacağı bir ilmi ve olgunluğu ortaya koyup, kendini ilahi peygamber ilan etmesi, bir dahilik işi değildir, bu bir mucizedir ve sonsuz ilahi kudrete bağlı olduğunu göstermektedir.

c) Mucize, peygamberlik veya imamet iddiasında bulunan kişinin sözüyle uyum içinde olmalıdır. Yani, mucize olarak göstereceğini söylediği şeyin kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, mucize olarak göstermek istediği şeyin tersi gerçekleşirse, bu mucize sayılmaz.

Örneğin, eğer; "Ben mucize olarak anadan kör olan kimseye şifa veririm veya ölü insanı diriltirim" diyorsa, bunun kendisini tahakkuk ettirmelidir. Yoksa, anadan kör olan birine şifa vereceğim deyip de, onun başına elini sürdüğünde faraza, o insan sağır da olursa (gerçi, bu iş diğer insanların elinden gelmese bile), mucize sayılmaz.

Nitekim, yalancı peygamber Museyleme, Hz. Resulullah'ın suyu çok az olan bir kuyunun suyundan bir miktar ağzına alıp, tekrar o kuyuya boşalttığında, kuyunun suyunun coşarak çoğaldığını duyunca: "Bunu ben de yaparım" deyip, yine suyu az olan bir kuyunun suyundan bir miktar alıp tekrar onun üstüne boşaltınca, o kuyunun suyunun tamamen kuruduğu rivayet edilmektedir. İşte Hace Nasiruddin'in mucizenin tanımında zikrettiği, "iddiasıyla uyum içinde olmalı" kaydı bu şartı belirtmektedir.

d) Mucize olarak yapılmak istenen iş, tahaddi makamında olmalı. Yani, yalnızca peygamberlik veya imamlık iddiasının ispatı için yapılmalı ve diğer insanlara meydan okurcasına ve onları mübarezeye davet edercesine olmalıdır. Bu durumda eğer, böyle bir iddia sahibi, insan türünün kudreti dışında kalan bir mucize gerçekleştirir, onlar da onun benzerini getirmekten aciz olduklarını itiraf edip, böyle bir şeyin eğitim, öğretim ve benzeri herhangi bir normal yollarla gerçekleşmesinin mümkün olmadığını görürlerse, o işin mucize olduğu ve ilahi güç sayesinde gerçekleştirildiği anlaşılır. Aksi taktirde, böyle bir iddia söz konusu olmadan ve diğer insanları mübarezeye davet etmeden bazı salih kullarda görülen harik-ül ade işlere keramet denir.

Mucizenin sadece peygamberlik veya imamlık iddiasında olan kişiye mahsus olmasının nedeni şudur ki, mucize, bir peygamberin veya imamın iddiasının doğruluğunun kanıtıdır. Zira Allah Teala'nın, iddiasında doğru olmayan bir peygamber veya imama böyle bir imkan sağlayarak kullarının sapıklığa yönelmelerine izin vermesi O'nun hikmetiyle bağdaşmaz ve muhaldir.

Allah Teala şöyle buyuruyor "Eğer o peygamber bazı şeyleri uydurup bize isnat etmeye kalkışsaydı, elbette biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık. Sonra da onun kâlp damarlarını keserdik (helak ederdik) [59]

Yine, Cenab-ı Hak Hz. Musa ile mübarezeye kalkışan sihirbazların Allah tarafından teyit göremeyeceklerini şöyle açıklıyor: "Onlar yapacaklarını ortaya koyunca, Musa: "Sizin yaptığınız bir büyüdür. Şüphesiz Allah müfsitlerin (fesat çıkaranların) işlerini düzeltmez. Ve suçlular istemese de Allah kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir" dedi." [60]

Fakat bu dediklerimizin anlamı şu değil ki; peygamber, her karşısına dikilip mucize talebinde bulunanın isteğine icabet edip, ona mucize göstermek zorundadır. Hayır, bir peygamberin mucize göstermesi için, makul bir gerekçesi ve hikmete uygun olması gerekir. Yoksa, bazıları gerçeği anlamak için değil, kendi küfürlerine ve inatlarına bahane aramak veya başka makul olmayan nedenlerden dolayı mucize talep ediyorlardı. Elbette ki, peygamber böyle birilerinin isteğini yerine getirmek zorunda değildi.

Sonra peygamber, Allah'ın izni olmadan kendi yanından mucize gerçekleştiremez. Hangi makamda mucize göstermek gerektiğini ve mucizeyi göstermek için gerekli hikmetin oluşup oluşmadığını Allah Teala belirler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "De ki: Mucizeler ancak Rabbimin katındadır (onun elindedir). Doğrusu ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."[61]

 Yine şöyle buyuruyor: "Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber hiçbir ayet (mucize) getirmez."[62]

Ayrıca mucize olarak istenilen şey, yapılması akılca mümkün olmayan veya peygamberlik makamı ve hedefiyle çatışır türden olmamalıdır. Meselâ, bazı kafirler, Hz. Resulullah'a: "Sen yerden bize bir kaynak fışkırtmadıkça, biz sana inanmayacağız. Veya hurma ve üzüm bağların olup aralarında nehirler akmadıkça veya iddia ettiğin gibi göğü başımıza parça-parça düşürmedikçe veya Allah'ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmedikçe veya altın ve mücevherattan bir evin olmadıkça veya sen göğe yükselmedikçe biz sana inanmayız..." [63] diyorlardı.

Açıktır ki, bu isteklerden bazıları, akıl açısından mümkün değil, bazıları da peygamberlik makam ve hedefiyle çelişmektedir. Dolayısıyla böyle isteklerin gerçekleşmesi olanaksızıdır.

Meselâ, Allah Teala'yı getirmek gayri mütenahi varlığı mütenahi kılmaktır ve bu muhaldir.

Bir peygamberin altın ve mücevherattan evi olması ve müstekbirler gibi göz kamaştırıcı hayat sürmesi peygamberlik makamına yakışmaz.

 Gökten taşlar yağdırıp insanların yok olmasına sebep olmak da peygamberlik hedefiyle uyuşmaz. Dolayısıyla böyle isteklerin yerine getirilip mucize gösterilmesi olanaksızdır.

Burada şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin yaşam tarzları, yüce hedefleri, sahip oldukları üstün sıfat ve güzel ahlakları onların getirdikleri harik-ül ade işlerin mucize olduğunu ayrıca kanıtlamaktadır.

Şöyle ki, peygamberlerin yaşam tarzları ve hedefleri, dost düşman her kesin taktirini kazanırken, böyle bir makam ve hedefe sahip olmadan, bazı harik-ül ade işleri gerçekleştiren dahi, mürtaz ve sihirbaz gibi insanlar, halk arasında nüfuz sahibi olmak, diğerlerini aldatmak, avam tabaka arasında meşhur olmak, zalimlerin emrinde maddi menfaâtler elde etmek gibi, ucuz hedefler peşinde olmakla beraber, onları; ne özel yaşantıları, ne de haiz oldukları sıfat ve ahlakları açısından peygamberlerle kıyaslamak mümkün değildir.

Nitekim, Firavun'un sihirbazlarının, Hz. Musa'ya galip geldikleri taktirde ondan ücret talebinde bulunarak: "Eğer biz üstün gelirsek, muhakkak bize mükâfat vardır değil mi?" dediklerini, Firavun'un da onlara: "Evet, şüphesiz ki, siz yakınlarımdan olacaksınız"[64] dediğini görmekteyiz. Bu, onların ucuz hedef peşinde koştuklarını göstermektedir. Ama hiçbir ilahi peygamber böyle ucuz hedef peşinde olmamıştır ve olamaz.

Ayrıca, şunu da belirtmeliyiz ki, peygamberlerin birbirinden farklı mucize getirmeleri bir tesadüf eseri değildir. Mucizelerin farklı oluşu hikmet üzeredir. Zira her zamanda getirilen mucize, kendi zamanında yaygın olan maharetler türünden olmalıdır ki, zamanın uzmanları o konuda hakemlik edebilsinler. İmam Rıza (a.s)'dan nakledilen aşağıdaki rivayet bu konuyu en iyi şekilde açıklamaktadır:

İmam Rıza (a.s), İbn-i Sıkkiyt adlı ashabının: " Neden Allah Teala, Hz. Musa'ya nur saçan el ve asa, Hz. İsa'ya tıp ve Hz. Muhammed'e konuşma yeteneğini vermiştir?" şeklindeki sorusuna şöyle cevap vermiştir: "Allah Teala Hz. Musa'yı peygamberliğe seçtiği zaman, o ortamda sihirbazlık yaygındı. Hz. Musa Allah'ın izniyle öyle bir mucize getirdi ki, sihirbazların onu yapmaları mümkün değildi. Böylece onların sihirlerini batıl edip, kendilerine hücceti tamamladı.

Allah Teala Hz. İsa'yı peygamberliğe seçtiği zaman ise, toplumda tıp ve tababete çok ihtiyaç vardı. Halk çeşitli hastalıklara yenik düşmekteydi. Hz. İsa, onların nezdinde bulunmayan bir tıp ilmiyle gelip, felçlik ve benzeri hastalıklara yakalananlara, anadan doğma körlere Allah'ın izniyle şifa vermek ve ölüleri diriltmek vesilesiyle nübüvvetinin doğruluğunu halka beyan etti.

Hz. Muhammed'e (s.a.a) peygamberlik verildiği zaman ise, halk arasında şiir ve hitabet sanatı yaygın idi. İşte bunun için Hz. Muhammed Allah'ın kitabından, nasihatlerinden ve kanunlarından öyle bir şey getirdi ki, onların sözlerini çürüğe çıkarıp, hücceti onlara tamamladı. İmam (a.s)'ın bu açıklamasını duyan İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, böyle bir gün yaşamamıştım. Bu gün halka hüccet nedir?" dedi. İmam (a.s): "Akıldır. Onunla Allah'a doğru konuşanı tanıyıp tasdik eder ve yalan konuşanı tanıyıp tekzip edersin" buyurdu. Bunu gören İbn-i Sıkkiyt: "Andolsun Allah'a ki, cevap budur" dedi.[65]

VAHİY NEDİR?
Vahiy, Allah Teala'nın, peygamberliğe seçtiği kişilerle, emirlerini iletmek amacıyla, niteliği bizim his ve idrakimizi aşan bir tür tekellüm şeklidir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik..."[66]

Büyük filozof Sadruddin Şirazi şöyle yazıyor: "İnsan nefsi ister vacib-ül vücut, ister mümkün-ül vücut olsun, bütün hakikatlerin onda tecelli etme kabiliyetine sahiptir. Ancak bu tecelli nefsin zorunlu bir sıfatı olmadığından önceden zikrettiğimiz bir takım dış etkenler buna mani olabilir. Nefis aynen bir ayna misalidir. Engelleyici sebepler ise, onunla Allah Teala'nın kıyamete kadar bütün olup bitenleri kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfuz cevheri arasında bir perde oluşturmaktadır. İşte bu engelleyici sebepler gittiği taktirde ilmi hakikatler işbu akli levhadan nefis aynasına yansıyacaktır.

Nasıl ki, iki ayna arasında olan engel bazen işe koyulan birinin çabasıyla gider, bazen de örneğin, bir rüzgar esmesi o engeli giderebilirse, böylece insanoğlu da, ilmi hakikatlere bazen kendi tefekkür gücüyle eşyadan ilmi suretleri soyutlayarak varabiliyor, bazen de ilahi lütuf rüzgarı sayesinde bu engeller ortadan kaybolur. Böylece basiret gözünden perdeler kalkar ve Levh-i Mahfuz'da yazılı olan ilmi hakikatlere nail olup görebilir.

Bu, bazen uyku halinde gerçekleşebilir. Böylece gelecekte olacak şeyleri rüyada görebilir. Fakat, tam anlamıyla perdenin kalkıp hakikatin tecelli etmesi, ancak ölüm hakikatinin tecelli etmesiyle gerçekleşir.

Bundan anlaşıldı ki, insan ilmi hakikatlere çeşitli şekillerle ulaşabilir. İnsan bazen, bizzat her kesin kendi sahip olduğu kazanma, talim ve taallüm (eğitim ve öğrenim) yoluyla ilim elde edebilir. Bazen de, kişinin kendi şevk ve isteğinden sonra veya şevk ve istek söz konusu olmadan ilim ona akım eder. Öyle ki, nasıl ve nereden geldiğini anlayamaz. Bu ikinci kısım ilim edinme yoluna sezgi ve ilham denir. Bunun kendisi de iki kısma ayrılır. Bazen böyle bir ilme mazhar olan kişi, o ilmin sebebi ve kaynağı olan şeyi anlar. Bu, Allah tarafından ilim getiren meleği müşahede etmekle olur. Bazen de, o ilmin kaynak ve sebebini teşhis edemez. O halde ilim edinme yolu bu üç yoldan ibarettir. Birincisine kazanma ve talim, ikincisine, sezgi ve ilham, üçüncüsüne de vahiy denir. Vahiy yolu peygamberlere, sezgi ve ilham yolu da, velilere mahsustur. Birinci yol ise, bütün insanlar arasında ortaktır....İşte bunun içindir ki, Allah Teala: "Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir"[67] buyuruyor." [68]

İşbu tanıma göre vahiy, ilahi ilmi getiren meleğin vahiy alan kişi tarafından bilindiği ilim türüne denir. Nitekim bazı hadislerde de, peygamberler ile veliler arasındaki farkın bu olduğu belirtilmiştir. Yani, vahiy alan peygamber kendine ilahi ilmi getiren meleği görür, ama ilham alan veli görmez.

Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)'a: "Resul, nebi ve muhaddesin (velinin) farkı nedir?" diye sorulunca, Hazret şu cevabı vermiştir: "Resule Cebrail açıkça gelir ve o Cebrail'i görerek konuşur. Resul bu kimsedir. Nebi ise, rüyasında görür. Nitekim Hz. İbrahim rüyasında görürdü ve Hz. Resulullah da kendine vahiy gelmeden önce nübüvvet sebeplerini rüyasında görürdü. Ancak Cebrail Hz. Resulullah için risalet makamını Allah katından getirip, Hazret hem nübüvvet hem de risalet makamına haiz olunca, Cebrail açıktan Hazret'e gelir ve konuşurdu.... Muhaddese gelince; o, kendisine ilim getiren sesi işitir, ancak onu (sesin sahibini); ne açıktan, ne de rüyasında görmez." [69]

Ancak buna rağmen, Kur'an-ı Kerim'de vahiy, yukarıda değindiğimiz ıstılahi manadan daha geniş manada kullanılmıştır.

Örneğin, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Rabbin bal arısına vahyetti ki: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler edin"[70]

Bu ayet-i kerimede geçen vahyin niteliği bizlere meçhuldür. Belki de bir çeşit ilham ve yönlendirme manasını ifade etmektedir.

Yine, Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ve Musa'nın anasına şöyle vahyettik: "Onu (Musa'yı) emzir sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu denize (Nil nehrine) bırakıver. Sakın korkma ve üzülme! Biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız."[71]

Bu ayette geçen vahyin niteliği de bizlere meçhuldür. Ulema Hz. Musa'nın annesinin peygamber olmadığını göz önüne alarak, bu ayette geçen vahyin de ilham manasını ifade ettiğini belirtmişlerdir.

Fakat ilahi elçiler olan meleklerin yalnızca peygamberlere görülebileceğini iddia edemeyiz. Zira, Kur'an-ı Kerim'de meleklerin peygamber olmayan bazı kutsal insanlara göründüğünden de söz edilmiştir.

Buna; Hz. Lut peygamberin kavmini yok etmekle görevlendirilen meleklerin Hz. İbrahim (a.s)'ın evini de ziyaret ederek, Hazret'in ailesine görünerek, onlara ihtiyar yaşlarında evlat müjdesi vermeleri olayı ile, Hz. Ruh'un (Cebrail'in) Hz. Meryem (a.s)'a temessül ederek, görünme olayını örnek olarak zikredebiliriz.

O halde farkı, meleğin görünüp görünmemesinde değil, getirilen mesajın içeriğinde aramalıyız. Yani, getirilen mesaj risalet niteliğinde olursa, bu peygamberliğe ait bir vahiydir. Aksi taktirde vahiy olsa bile peygamberlikle bir alakası yoktur. 

Gayb Alemiyle İrtibat
Şüphe yok ki, peygamberler ve keza peygamberlerden sonra ilahi hüccetler olan imamlar gayb alemiyle irtibatlı olan kişilerdir. Onlar beşerin hidayetinde gerekli olan bilgilerini Cenab-ı Hak'tan almaktadırlar. Ancak sorun bu irtibatın nasıl olduğu konusudur.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O, yücedir, Hakimdir."[72]

Buna göre, ilahi tekellüm üç şekilde gerçekleşebilir:

1- Allah'la insan arasında hiç aracı olmaksızın direk kalbe yerleştirme şeklindeki konuşma.

2- Bir perde arkasında işitilen ilahi konuşma, Hz. Musa (a.s)'ın Tur dağında bir ağaçtan gelen ilahi konuşmayı işitmesi gibi.

3- Bir melek tarafından peygambere getirilen ilahi mesaj. 

Peygamberlerin Gaybı Bilmeleri
Acaba bir peygamber veya ilahi hüccet olan imam gaybi ilim olarak nitelenen ilimlere sahip olabilir mi? Konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde, şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Gaybı bilmek bizatihi Hak Teala'ya mahsustur. Hiçbir yaratık bizatihi gaybi ilme sahip değildir. Ancak Allah Teala dilerse, dilediği kimseye gaybe dair ilim de verebilir.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka kimse onları bilmez..."[73]

Yine şöyle buyuruyor: "De ki: "Gayb Allah'ın elindedir. Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim" [74]

Her iki ayetten de gaybı bilmenin sadece Allah Teala'ya mahsus olduğu anlaşılmaktadır.

Peygamberlerin gaybı nasıl bildikleri sorusuna gelince, onlar da ancak, Allah'ın onlara açıklamasıyla gaybı bilebilirler.

Allah Teala şöyle buyuruyor: "O bütün gaybı bilendir. Gaybe dair ilmini hiç kimseye açmaz. Meğer razı olduğu bir peygamber olsa, (ona gaybe dair bazı ilimleri açıklar)..." [75]

Yine şöyle buyuruyor: "Allah size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, (gaybı bilmek hususunda) resullerden dilediğini seçer..."[76]

İşte Hz. İsâ (a.s)'ın peygamberliğinin ispatı için (mucize olarak) halka: "Evlerinizde ne yiyor ve ne biriktiriyorsanız size haber veririm...." [77] şeklindeki beyanı ile, Hz. Hızır (a.s) ile Hz. Musa arasında geçen olaylar bunun bir örneğidir.

Demek ki; peygamberler ve imamlar kendi yanlarından gaybı bilemezler. Ancak Allah Teala dilerse, onlara gaybi ilimler verebilir.

Hz. Ali (a.s) bir gün halka yaptığı konuşmasında gelecekte vuku bulacak olaylara işaret ettiğinde, ashabından biri: "Ey Mü'minlerin Emiri! Size gaipten ilimler mi verildi?" diye sorar. İmam (a.s) onun cevabında şöyle buyurur: "Bu dediklerim gayb ilmi değil. Bu bir ilimdir ki, onu ilim sahibinden (Peygamber'den) öğrendim. Gaybi ilim, kıyamet gününün ne zaman olacağı ve Allah Teala'nın; "Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O, indirir, rahim­lerde bulunanı O, bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öle­ceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır"[78] ayetinde saydığı şeyleri bilmektir. Ancak Allah Teala rahimlerde olanın erkek veya dişi olacağını, çirkin veya güzel olacağını, cömert veya cimri olacağını, saadetli veya bedbaht olacağını, kimin cehenneme gideceğini, kimin cennette peygamberlere arkadaş olacağını bilir. İşte Allah'tan gayri kimsenin bilmediği gaybi ilim budur. Bunun dışındaki ilimleri ise, Allah Teala Peygamberi'ne öğretmiştir. Peygamber de onları bana öğretmiş ve kalbimde yerleşmesi için dua etmiştir." [79]

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Eğer birisi, Allah'ın yeryüzünde halka hüccet ve önder seçtiği kimseye her hususta ihtiyaç duyduğu ilmi vermediğini iddia ederse, Allah'a yalan isnat etmiştir."[80]

 

--------------------------------------------------------------------------------

[1]- Al-i İmran 47

[2]- Kamer: 49

[3]- Maide: 120

[4]- Tekvir: 29

[5]- Bakara: 286

[6]- Necm: 39, 40

[7]- Zuhal İslam Ahmet Emin'in c. 3 s. 57 Beyrut baskısı

[8]- Şerh-i Tecrid Kuşci'nin s. 445

[9]- Buhusun fil- Milel ven Nihel c. 2 s. 153, 154, Şey Şaltut'un Tefsir-ül Kur'an-il Kerim adlı kitabından naklen s. 240, 242

[10]- Fâtır: 24

[11]- Hadid: 25

[12]- Enbiya: 16

[13]- Tâhâ: 50

[14]- Alâk: 6,7

[15]- İbrahim: 34

[16]- Zümer: 28

[17]- İnsan: 3

[18]- İsra: 70

[19]- Bakara: 21, 22

[20]- Mü'minun: 115-116

[21]- Zariyat: 56

[22]- İnşikak: 6

[23]- Enam: 48

[24]- Gurer-ül Hikem Ve Dürer-ül Kelim c. 1 s. 333 Hikmet no: 3834

[25]- Aynı kaynak 8508. hikmet

[26]- Mülk: 14

[27]- Kıyamet: 5

[28]- En'am: 3

[29]- Zuhruf: 80

[30]- Kehf: 49

[31]- Nahl: 78

[32]- Al-i İmran: 164

[33]- Mülk: 14

[34]- Al-i İmran: 29

[35]- Hac: 65

[36]- Burûc: 14

[37]- Şifa Kitabı İlâhiyat Bölümü s. 557, En-Necat s. 304

[38]- Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 371

[39]- Şerh-i El- İşarat vet Tenbihat c. 3 s. 372

[40]- Şerh-i Tecrit, Nübüvvet bölümü

[41]- Usul-u Kafi c. 1 s. 168

[42]- Nisa: 165

[43]- Hadid: 25

[44]- Al-i İmran/64.

[45]- Tebekat-ı İbn-i Sad c.1 s.192

[46]- Cuma: 2

[47]- A'râf: 157

[48]- İbrahim: 1

[49]- Sebe: 34

[50]- Nahl: 36

[51]- Bakara: 213

[52]- Nehc-ül Belağa. Hutbe:1

[53]- Usul-u Kafi c. 1 s. 16

[54]- Nehc-ül Belağa: 107. hutbe

[55]- Enfal: 24

[56]- Ahzab: 21

[57]- Kitab-ut Tecrid Nübüvvet Bölümü

[58]- Bihar-ül Envar c.11, s.71

[59]- Hakka: 44, 45, 46

[60]- Yunus: 81, 82

[61]- Ankebut: 50

[62]- Ra'd: 38

[63]- İsrâ: 90, 91, 92, 93

[64]- Araf: 113, 114

[65]- Bihar-ül Envar c. 11 s. 70

[66]- Nisa: 163

[67]- Şura: 51

[68]- Şevahid-ür Rübubiyye s. 347, 348, 349

[69]- Usul-u Kafi c. 1 s. 176

[70]- Nahl: 68

[71]- Kasas: 7

[72]- Şura : 51

[73]- En'âm: 59

[74]- Yunus: 20

[75]- Cin: 26,27

[76]- Al-i İmran: 179

[77]- Al-i İmran: 42

[78]- Lokman: 34

[79]- Nehc-ül Belağa Hutbe: 128

[80]- Bihar-ül Envar c. 26 s.139

 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

30/04/2009 - 08:03 Hz. Zeynep' in Kufe' deki Hitabesi
27/04/2009 - 16:12 Tevbenin Şartları...
15/07/2008 - 16:44 Allah Teala'nın Varlığı
03/04/2008 - 09:00 Tevhid
03/04/2008 - 08:59 Adalet
03/04/2008 - 08:58 Nübüvvet
03/04/2008 - 08:58 İmamet
03/04/2008 - 08:36 Mead
 
Multimedia
Anket

Sitemizin yeni halini nasıl buldunuz?

Seçenekler
Kötü
İyi
Çok iyi

Sonuçları Göster

 
 
 
 
Ehlibeyt Gençliği 1

Sevginin Saf Kaynağı
Ehlibeyt Gençliği 3

SONSUZA KADAR ALACAKLI OLMAK
Ehlibeyt Gençliği 2

Allah’a Yolculuk
Ehlibeyt Gençliği 4

İslâm Öncesi Dinlerde Mehdi İnancı
Ehlibeyt Gençliği 5

Gaybet'i Kübradan Sonra
Ehlibeyt Gençliği 6

Algılama ve Düşünme Üzerine
Ehlibeyt Gençliği 6

Ramazan İle Sonsuzlaşmak
Ehlibeyt Gençliği 7

İsrail'i Kim Şımarttı
Yazilan yazilar yazarin kendi sorumlulugundadir. Sitemiz bundan sorumlu tutulamaz
Konuk Yazarlar
Bir Ayet
Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ama Allah'ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz.



( Rahman - 33)

Bir Hadis
İmam Rıza(a.s)Buyuruyorki "Kim,fakir bir müslüman'la karşılaştığında,zengin kimseye verdiği selamdan farklı şekilde selam verirse kıyamet günü Allah kendisine gazaplı halde mülakat eder."
Tarih & Saat
Ençok Okunanlar
Yazarlar
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Ziyaretçi Defteri Foto Galeri Linkler

Ehlibeytgencligi.com İnternet üzerinden yayın yapmaktadır. Tüm hakları Saklıdır © 2008 İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Tasarım & Yazılım :
Networkbil.Net