Kull. Adı   Şifre :
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Ziyaretçi Defteri Foto Galeri Linkler
 
İslam'da İrfan ve Hikmet
 
 
Bu dünya sahnesinde insanlar, atmosfere bırakılan ve onu, sonsuz idealler ve mutluluklar dünyasına yükseltecek bir enerji potansiyeline sahip toplara benzemektedir.

31/05/2010

İSLÂM'DA İRFÂN VE HİKMET Bu dünya sahnesinde insanlar, atmosfere bırakılan ve onu, sonsuz idealler ve mutluluklar dünyasına yükseltecek bir enerji potansiyeline sahip toplara benzemektedir. Ne var ki yeryüzünün maddi lezzetleri onları tabiat dünyasının aşağılığına mahkûm etmiş ve onu sürekli felâkete ve bedbahtlığa doğru itmektedir. Günümüz madde eksenli medeniyet ve kültürünün çeşitli cilvelerinde kendini gösteren nefsani eğilimler ve şeytani vesveseler bu inişe daha fazla ivme kazandırmaktadır. Bu arada kalp gözleri manevi hakikatlere açılmış ve kulakları ilahi mesajlara can-u gönülden aşina olmuş çok az bir gurup, hayvani eğilimlerden kendini uzaklaştırıp "Melekût Âlemi"nin nurlu ufuklarına doğru kanat açmakta ve kendi tekâmül sürecinde bütün güzelliklerin, ihtişam ve kudretlerin, bütün kemallerin kaynağına, tek kelimede Allah'a doğru yükselmektedirler. Öte yandan bir top misali yeryüzüne düşerek, çakılan insanlar dahi, maddenin dar çıkmazından usanıp, yeniden aynı süratle, fakat bu defa inişin ters istikametinde, mutluluklar dünyasına doğru harekete geçerler. Bu iniş ve çıkış hareketi defalarca tekrarlanır. Bu aksülamelin bariz bir örneği, aşağılık kültüründen gına duyarak manevî değerlere susayan, tertemiz bir su kaynağı peşinde dört bir yana koşan insanlarda görebiliriz. Fakat ne yazık ki bu insanlardan çoğu, hidayet şerbeti yerine, dalâlet zehrini içiren, kurtulma bahanesiyle sürükleyen, çukurdan çıkarıp kuyuya düşüren düzenbaz kılavuzların ağına düşmektedirler. Maddî kültürün merkezinden uzaklaşıp maneviyat kültürünün geniş dünyasına yönelme hareketi, sadece ferdî eğilimlerle sınırlı değildir. Bu gün biz, dünyanın dört bir yanında, hatta yeryüzünün en kötü ve bozulmuş noktalarında dahi İslâm'ın ve manevi eğilimli hareketlerin günden güne genişleyip büyüdüğünü görmekteyiz. İSLÂM DÜNYASINDA İRFÂN Öteden beri İslâm dünyasında "İrfân" ve "Tasavvuf" adı altında birçok eğilimler meydana gelmiş ve 4. Hicri yüzyıldan 8. Hicri yüzyıla kadar İran ve Türkiye gibi birçok ülkede büyük bir ilerleme kaydetmiş, hatta zirveye ulaşmıştır. Şu anda bile İslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde muhtelif tasavvuf tarikatları mevcuttur. Bu arada diğer dinlere mensup insanlar arasında da benzer eğilimler bulunduğu için doğal olarak hemen şu soru kafalara takılmaktadır: Acaba İslâm'da "İslâmî İrfân" diye bir şey var mıdır, yoksa Müslümanlar "İrfân" denen olguyu, başkalarından mı almışlardır? Daha doğrusu bugün "İslâmî İrfan" diye tanınan, İslâm'ın değil, Müslümanların irfanı mı? Eğer İslâm'ın "İrfan" diye bir şey getirdiğini kabul edersek, acaba bu gün Müslümanlar arasında bulunan "İrfan" gerçekten İslâm'ın getirdiği irfan mı, yoksa değişime veya tahrife mi maruz kalmıştır? Bu sorunun cevabında, bazıları İslâm'da "İrfan" diye bir şeyin olduğunu temelden inkar etmiş ve onu bidat olarak nitelendirmişlerdir. Bazıları ise irfanın İslâm'ın dışında, fakat İslâm ile muvafık olduğunu iddia etmişlerdir. Bunu bazıları şöyle ifade etmiştir: "Tasavvuf beğenilen bir bidattir"; tıpkı Hıristiyanlıkta ruhbanlığın olduğu gibi. Nitekim Kurân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "Hıristiyanların kendisi ilk defa ruhbaniyeti icat ettiler, biz onu onlara yazmadık (zorunlu kılmadık). Allah rızasını kazanma maksadıyla olursa o başka." (Hadid, 27) Bilâhare bir grup da "İrfân"ı, İslâm'ın bir parçası, hatta onun beyni ve ruhu yerinde görüyor ve onun da İslâm'ın diğer bölümleri gibi diğer dinler ve ekollerden değil bizzat Kurân ve Nebevî Sünnet'ten alındığını savunuyorlar ve diyorlar ki: "İslâmî irfân ile diğer irfânlar arasında bir takım benzerlikler olması, İslâmî irfânın onlardan iktibas edildiği anlamına gelmez. Nitekim İslâm şeriatıyla diğer semavî şeriatlar arasında bazı benzerliklerin olması İslâm'ın onlardan iktibas edildiğine delil teşkil etmez. Biz de işte bu son cevabı benimsiyor ve şunu da eklemeyi zaruri görüyoruz ki bizim "İslâmî İrfân"ın asaletini kabul etmemiz bugün İslâm âleminde irfân ve tasavvuf diye adlandırılan her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslâm'a mensup her grubun, her inanç ve amel tarzını da İslâm'a mâl edemeyiz. Aksi halde İslâm'ı çelişkilerle dolu bir inanç ve amel müessesi olarak görmemiz veya birbiriyle çelişen değişik İslâm'ların varlığını kabul etmemiz gerekir. Her hâlükârda biz asil ve köklü bir İslâmî irfânın varlığını -ki bunun en yüksek mertebesini bizzat Resulullah (s.a.a) ve gerçek halifeleri yaşıyorlardı- kabul etmekle birlikte Müslüman arif ve mutasavvıflar arasında bazı yabancı unsurların varlığını da inkâr etmiyor ve tasavvufî grupların en azından bir kısmının, çoğu görüş ve amel tarzlarının tartışılır nitelikte olduğunu üsteliyoruz. "İRFÂN", "TASAVVUF", "HİKMET" VE "FELSEFE" KAVRAMLARININ İZAHI İslâmî irfanın asaletini açıklamaya geçmeden önce bazı karışıklık ve yanlış anlamlara mahal vermemek için irfan ve tasavvuf kavramları hakkında kısa bir izahta bulunmayı uygun görüyoruz. "İrfân" sözcüğü lügatte aynı kökten türeyen "marifet" sözcüğü gibi, tanımak-bilmek, anlamına gelmektedir. Istılahta ise duygu ve tecrübe yahut akıl ve nakil yoluyla değil, bâtınî şuhûd ve buluşla elde edilen özel bir bilgi ve marifet kastedilmiş, daha sonra o müşahede ve mükâşefelerden bahseden ilme "irfân" denmiştir. Bu şuhûd ve keşifler bir takım amelî riyâzet ve nefis terbiyesini gerektirdiği için ameli üsluplara ve seyr-u sulûk adabına da "amelî" takısını ekleyerek "ameli irfan" denmektedir. Nitekim mükâşefe ve şuhûdlardan bahseden ilme de "Nazari irfan" denmektedir. "Nazari irfan”da "İşrâk Felsefesi"nde olduğu gibi bazen aklî kanıtlara da yer verilmektedir. "Tasavvuf" sözcüğüne gelince, bu sözcük en uygun ihtimale göre "savf" (yün) maddesinden türetilmiş ve meşakkatli, lezzetperestlikten uzak bir hayat tarzının sembolü olarak "yün elbise" giyme anlamına gelmektedir. Bu manada tasavvuf "Ameli İrfân"la daha uygun düşmektedir; nitekim irfân "Nazari irfân"la daha uygun bir münasebet arz etmektedir. Böylece irfan dairesinde en az şu üç unsuru rahatlıkla tespit edebiliriz: 1- Seyr-u sulûk erbabına verilen ve verenlerin iddiasına göre, insanı Allah-u Teâlâ'ya, esma-i hüsnasına, yüce sıfatlarına ve mazharlarına, şuhûdî ve bâtınî bir bilgiye ve bilinçli bir "huzurî ilme" götüren özel "ameli düsturlar" (seyr-u suluk adabı). 2- Sâlike (seyr-u sulûk ehline) hasıl olan ruhî melekeler ve haletler ve nihayet salikin ulaştığı mükâşefe ve müşâhedeler. 3- Bu mükâşefe ve müşâhedeleri açıklar nitelikte olan bilgiler. Bu bilgiler "ameli irfân" sürecini kat etmeyen kimseler tarafından dahi az çok kavranabilir. Ancak, onların hakikat ve künhünün idraki, sadece gerçek arifler tarafından mümkündür. Bu açıklamaların ışığında gerçek ârifin kim olduğunu da anlayabiliriz. Evet hakiki arif birtakım özel ameli programları ve seyr u sulûk âdâbını uygulayarak Hak Teâlâ ve onun sıfât ve efâli hakkında şuhûdî ve huzûrî bir bilgi ve idrâke sahip olan bir kimsedir. "Nazari irfân" ise bu buluş şuhûd ve idrâkin izah ve tefsirinden ibarettir ki tabii olarak birçok eksikleri de olabilir. Aslında müsamahakâr bir şekilde yaklaşır ve ıstılahı biraz geniş alırsak hakikati bulma ve kurtuluşa erme maksadıyla bütün seyr-u sulûk ve onlardan kaynaklanan ruh-i haletler ve şuhûdlara "irfân" diyebiliriz. Bu bağlamda hatta Hindî ve Budaî irfânlara, Sibirya ve Afrika da ki bazı kabilelere mensup irfânlara da bir anlamda "irfân" denilebilir. Nitekim (din) kavramı da aynı müsamaha ile hatta "Budizm ve Totemizm"e dahi teşmil edilebilir. Burada yeri gelmişken "hikmet ve felsefe" kavramlarının da anlamına kısaca değinerek geçmek istiyoruz. Arapça kökenli bir kelime olan "hikmet" sözcüğü sağlam ve muhkem bilgi ve kavrayışa denir. Çoğunlukla ameli öğretiler hakkında kullanılır. Nitekim Kurân'da da aynı anlamda kullanılmıştır (İsra, 39). Fakat meşhur ıstılahta "İlahî Felsefe"ye, yine "Amelî Felsefe"ye ve ahlak ilmine denir. Yine ahlak ilminde özel bir ıstılaha göre, aklın kullanımıyla ilintili olan nefsanî melekeye, aynı şekilde zekilik ve aptallığın ortası sayılan nefsanî duruma denir. Her halükârda "hikmet" kavramı, mülhit ve şüpheci felsefeciler hakkında kullanılamaz. Ancak Yunanca kökenli olan "felsefe" sözcüğü böyle değildir ve evrenin genel kanunlarını kavramak için yapılan her türlü fikrî ve aklî çabaya felsefe denilebilir. Hatta hariçte gözle görünen bir varlık vücudu gibi yakini ve değişmez bilginin inkârına yol açsa bile. İSLÂMÎ İRFÂNIN ASÂLETİ Kurân-ı Kerim'i, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ve pak Ehl-i Beyti'nin (a.s) değerli sözlerini dikkatle mütalaa eden bir kimse "nazari irfân" ve aynı şekilde irfânî seyr u sulûk hakkında oldukça derin ve değerli bilgiler elde edebilir. Bu konuda zâtî, sıfatî ve efâlî tevhidle ilgili olan Tevhid suresi, Hadid suresinin ilk âyetleri, Haşr suresinin son âyetleri, aynı şekilde bütün varlık âleminin Hak Teâlâ'nın huzurunda oluşu, Hakk'ın bütün varlıklara ihâtası, bütün yaratıkların Allah-u Teâlâ'ya tekvini tesbih ve secde edişleri hakkındaki âyetleri örnek olarak gösterebiliriz.[1] Yine "İslâmî seyr u sulûk âdâbı" diyebileceğimiz birtakım âdâp ve sünnetleri içeren âyetleri de örnek verebiliriz. Tefekkür, tedebbür, daimî mürâkebe, teheccüt ve gece ibadeti, oruç, geceleri uzun secde ve tesbihler, huzû' ve huşû', Allah korkusu, ağlamak, Kur'ân okuyup veya dinlerken secdeye kapanmak, ibadette ihlas, iyi işleri, Hakk'ın aşk ve sevgisiyle ve O'na yakınlaşmak ve O'nun rızasını kazanmak için yapmak, Hakk'a tevekkül edip, rıza ve teslimiyet gösterme konusundaki âyetlerin hepsini örnek olarak zikredebiliriz. [2] Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) sözlerinde, dua ve münacatlarında bu konularla ilgili örnekler zikredilemeyecek kadar çoktur.[3] Bu Kur'ânî beyyinelerin ve Resulullah (s.a.a) ve pak Ehl-i Beyt'inin (a.s) açık beyanları karşısında bazıları ifrat, bazıları ise tefrit yolunu tutmuşlardır. Birinci grup dar ve zahiri bir bakış açısıyla bu âyet ve hadisleri, oldukça basit ve önemsiz manalara taşımış, hatta Hak Teâlâ'ya değişken haletler, cismanî iniş ve çıkışlar öngörmüş ve bu âyet ve hadisleri son derece derin ve yüce muhtevasından soyutlamışlardır. İşte bu zihniyete sahip olanlar İslâmî kaynaklarda, irfân diye bir şeyin varlığını kökten inkar yoluna girmişlerdir. Bir grup da çeşitli içtimai faktörlerin etkisiyle, başkalarından birtakım yabancı ve ithal unsurları alarak kabullenmiş ve neticede hiçbir dini kaynağa dayanmayan ve Kur'ân ve sünnetten esinlenmeyen, hatta bazen tevil edilemeyecek kadar açık naslara ters düşen birtakım yanlış düşüncelere saplanmışlardır. Aynı şekilde amelde de, bir taraftan kendi yanlarından birtakım âdâp ve adetler türetmiş veya gayri İslâmî fırkalardan ödünç almışlardır; diğer taraftan da vuslata ermiş âriften her türlü şer'î teklifin kalkığına söyleyebilecek kadar ileri gitmişlerdir. Bütün ârif ve mutasavvıflara karşın olağanüstü bir hüsn-ü zanna sahip olan kimseler bu görüş ve sözlerin hepsini bir türlü tevcih ve tevil etmeye çalışmışlardır. Ancak, bunların en azından bazıları kabul edilebilecek hiçbir tevil ve tevcihe elverişli değildir. Hiçbir zaman ilmî ve irfânî şahsiyetlerin büyüklüğünün etkisi altında kalıp, onların bütün söz ve yazılarını, gözü kulağı kapalı bir şekilde kabul edip, onların eserlerini, araştırma ve eleştirme hakkını kendi elimizden almamalıyız. Elbette şunu da bilmeliyiz ki araştırma ve eleştirme hakkına sahip olmak, ham, ölçüsüz, bağnaz ve insafsızca yapılan bütün eleştirileri doğrulamak, müspet ve değerli yönleri görmezlikten gelmek demek değildir. Her halükârda hak ve hakikat peşinde olup daima adalet ve insaf çizgisini takip etmeye, aşırı ve delilsiz iyimserlik veya kötümserlikten kaçınmaya çalışmalı ve hakkı tanımak ve hak yolunda sebat göstermek için Allah-u Teâlâ'dan yardım dilemeliyiz. Açıktır ki irfân, tasavvuf, hikmet ve felsefeyle ilgili konuların hepsini ve onların arasındaki ilişkileri ve onların her birinin İslâm ile olan bağlantılarını bir makaleye sığdırabilmek mümkün değildir. Bu yüzden kısa bir şekilde en önemli noktalara değinmeyi yeğleyip konuların geniş bir şekilde incelenmesini daha uygun ve geniş bir fırsata bırakıyoruz. İRFÂN VE AKIL İrfân taraftarları ve muhalifleri arasında ihtilaf nedeni olan temel konulardan birisi, irfân ve akıl arası münasebetten ibarettir. İddiaya göre irfânî veriler, batınî keşf ve şuhûd yoluyla elde edilmektedir. Acaba akıl, bu veriler üzerinde herhangi bir değerlendirme ve yargıda bulunma hakkına sahip midir? Mesela bu mükâşefe ve şuhûdların bazısını reddedebilir mi, yoksa edemez mi? Bu sorunun cevabını oldukça önemli kılan nokta şudur ki, âriflerden birçoğu, aklî bir yaklaşımla açıklanamayacak birçok görüşler ortaya koyarak, onları bâtın yoluyla keşfettiklerini ve aklın bunları kavrayamayacağını, sonuç itibariyle onları ret ve inkar hakkına sahip olmadığını iddia etmektedirler. Bu meyanda en çok tartışılan konuların başında "Vahdet-i Vücut" meselesi gelmektedir. Bu konu, çeşitli şekillerde dile getirilmiş ve hakkında çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Bazıları Allah-u Muteâl'den başka hiçbir şeyin varolmadığını ve hiçbir zaman da varolmayacağını ve Allah'tan gayri, varlık adını taşıyan her şeyin bir hayal ürünü olduğunu iddia etmişlerdir! Bazıları ise Allah'ın zâtının dışında veya Allah'ın ilminin dışında bir şey bulunmadığını ve böylece vahdette kesret görüşünü benimsemişlerdir. Daha çok yaygın olan bir diğer görüş ise şudur ki, sâlik seyrinin sonunda "fenâ" makamına erişerek kendi vücudundan, isimden başka bir şey kalmıyor. Bilâhare bunlardan da itidalli görüş şudur ki, sâlik öyle bir noktaya ulaşıyor ki artık Allah'tan gayri hiçbir şeyi görmüyor; her şey onda kayboluyor. Daha dakik bir deyişle, her şeyin Allah-u Teâlâ'da kaybolduğunu görüyor; tıpkı zayıf bir ışığın güneş ışığında kaybolup gittiği gibi. Bu tür bahislerde muhalifler genellikle aklî delillerden yararlanıyorlar. Bu görüş sahipleri yine nihâyetinde bu tür konuların akıl sınırını aştığını iddia ederek, iddialarına aklî bir açıklama getirme yükünden kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. Bütün bu tartışmaların ardından hemen şu soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Acaba aklın idrak edemediği için reddedemeyeceği gerçekler de düşünülebilir mi? Burada kısaca şunu söyleyebiliriz ki akıl daima kavramlarla alâkadar olur. Bu yüzden hariçte mevcut olan hiçbir varlık ferdinin aynî vücudunun hakikatini ve künhünü tanımak aklın işi değildir; kaldı ki Allah'ın yüce varlığını idrak etsin! Ne var ki aklın verdiği olumlu veya olumsuz hükümlerin, eğer kendisi bedihî (tereddüt edilemeyecek kadar aşikâr) olur veya bedihî olan bir şeyle sonuçlanırsa, eleştirilemez ve bozulamaz. Başka bir değişle gerçekçi aklın işi, künhü tanımak değildir; ama yüzeysel tanımlamalarda, yukarıda bahsettiğimiz şart mevcut olursa aklın verdiği hükümde asla tereddüt edilemez. Vahdet-i vücut meselesine gelince söylenmesi gereken şudur ki; Allah-u Muteâl'den başka her şeyin varlığını inkar edip, mutlak bir şekilde kesreti nefyetmek, sadece aklın verdiği hükümleri itibarsız kılmakla kalmayıp, aynı zamanda nefse ait olan huzurî bilgilerin ve yine nefse ait olan fiil ve infiallerin de itibarını inkar etmek demektir. Böyle olunca da bizzat keşf ve şuhûd olgusu da tereddüt altına girmiş olur. Zira, keşf ve şuhûdun tutarlılığının en büyük mesnedi "huzurî ilme" dayanmasıdır. Bu yüzden böyle bir vahdet-i vücüd anlayışı kesinlikle kabul edilemez. Ancak Mollâ Sadrâ'nın "Hikmet-i Mütealiye"sinde vahdet-i vücuda getirilen yorum kabul edilebilecek niteliktedir. O yorumun hasılı kısaca şudur ki: Mahlukatın vücudu, Hakk'ın vücuduna nazaran taallukî ve râbitî (bağımlı) vücutlardır ve dikkatle bakıldığında taalluk ve bağımlılığın özüdürler ve kendilerinden hiçbir bağımsızlığa sahip değillerdir. Ârifin mükâşefe yoluyla bulduğu şey ise, diğer varlıklardan hakikî vücut denilen bu müstakil vücudu nefyetmektir. Yukarıdaki soruyu bir de şöyle sorabiliriz: Acaba aklın hükmünü vicdan ve keşfe tercih edebilir miyiz? Başka bir değişle; husulî bir ilim (kesbî bir bilgi) olan akıl hükmüyle, huzurî ilim (bilgi) inkar edilebilir mi? Cevabımız şudur ki, halis bir huzurî ilim, aslında gerçeğin ta kendisini bulmak demektir. Bu yüzden de inkar edilemez. Ne var ki huzurî ilim çoğu zaman zihnî bir yorumu da beraberinde getirir ki bunları birbirinden ayırt edebilmek son derece dikkat ister. Bu zihnî yorumlar, husulî ilimler kabilinden olduğu için hata da olabilir. Aklî burhanlarla reddedilen şey huzurî ilimler ve şuhûdlar üzerinde zihnin yaptığı bu yanlış yorumlardır; direkt olarak huzurî ve şuhûdî bilginin taalluk ettiği şeyler değildir. Vahdet-i vücut konusunda da şuhûd edilen şey, istiklâlî ve bağımsız vücudun Hak Teâlâ'ya mahsus olduğudur. Tabirde müsamaha ile bu vücuda hakikî vücut denildiği için diğer varlıklardan hakikî vücut nefyedilmektedir. Burada hatırlatılması gereken bir nokta da şudur ki; büyük İslâm âriflerinin de açıkça söylediği gibi, bazı mükâşefeler şeytanî ve tutarsızdır ve şâhid ve delillerle teşhis edilebilir. Bilâhare onları yakinî deliller ve Kur'ân ve sünnet ile karşılaştırırsak, hak veya bâtıl olduklarını anlamak pek de zor olmayacaktır. Ancak takdir edilir ki bu mükâşefe ve müşahede türleri ve çeşitli huzurî ilimler ve onların zihne yansıması ve zihnin onlar üzerinde yaptığı yorumların bazısının yanlışlık nedenleri ve doğruyu yanlıştan ayırt etmenin yollarını incelemek, bu kısa makalenin kapasitesini aşan bir şeydir.
 

Yorum Ekle

Yazdır

YORUM LİSTESİ

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

15/04/2011 - 14:49 Ayetullah Sistani Suudi Kralı’nın Görüşme Talebini Ret Etti
14/04/2011 - 11:26 Tevhit bütün İslam Emirlerinin Ruhudur
12/04/2011 - 12:03 Kurân ve Hadisler de Komşuluk
14/02/2011 - 20:25 Hz. Muhammed (s.a.a) ile Hz. Hatice’nin (s.a) Evliliği
14/02/2011 - 20:23 Hz. Peygamber’in (s.a.a) Kutlu Doğumu ve Vahdet Haftası
31/01/2011 - 16:07 1.Hayat Pınarı Bilgi Yarışması
19/01/2011 - 09:50 Hz. Fatıma’nın (s.a) Cennetteki Makamı
18/01/2011 - 15:23 Erbain Ziyaretnamesi
30/12/2010 - 16:27 Muktada el-Sadr’dan Erdoğan'a Teşekkür
23/12/2010 - 09:51 Ayetullah Sübhani’den Başbakana Teşekkür Mesajı
23/12/2010 - 09:33 Şeyh Celaleddin Sagîr'den Erdoğan'a Teşekkür
23/12/2010 - 09:29 Berlin İmam Cafer Sadık (a.s) Camiinde Aşura
20/12/2010 - 09:57 Ankara Kocatepe'de Görkemli Kerbela Anma Merasimi
20/12/2010 - 09:44 Kars'ta Aşura
20/12/2010 - 09:40 Avrupa "Lebbeyk Ya Hüseyin" Nidalarıyla İnledi
20/12/2010 - 09:35 Suudi Arabistan’da Şiilerle Vahabiler Arasında Şiddetli Çatışmalar
18/12/2010 - 10:34 Aralık'ta Duygulu Aşura yas Merasimi
18/12/2010 - 10:31 Kocaeli Kerbela Şehitlerine Ağladı
18/12/2010 - 10:14 Malatya'da Kerbela Şehitlerini Anma Merasimi
18/12/2010 - 10:12 Bursa'da Kerbela Şehitlerini Anma Merasimi
18/12/2010 - 10:04 Kayışdağın’da Görkemli Aşura Yas Merasimi
17/12/2010 - 11:44 İran'da Milyonluk Aşura Merasimleri
17/12/2010 - 10:46 Iğdır‘da Tasua ve Aşura Günü Gözyaşları Sel Oldu
17/12/2010 - 10:19 Halkalı'da Tarihi Aşura
17/12/2010 - 10:09 Aşura Merasimi Halkalı’da Yine Görkemli Düzenlendi
17/12/2010 - 09:48 Başbakan Aşura Merasimine Katıldı
15/12/2010 - 10:30 Aşura
15/12/2010 - 09:45 Tasua Günü Ne Oldu?
13/12/2010 - 12:44 Ölümü Ancak Saadet Bilirim!
13/12/2010 - 11:40 Yezid Kimdir?
11/12/2010 - 14:03 Kerbela Kıyamının Sebepleri
11/12/2010 - 13:15 Kerbela Kıyamının Niteliği
10/12/2010 - 09:57 Kerbela Bir Mekteptir
24/11/2010 - 14:08 Dua İnsanı Yüceltir
23/11/2010 - 13:42 Namazın Hikmeti
23/11/2010 - 12:30 Ana-Babaya İyilik ve Saygı
23/11/2010 - 12:26 Hz. Ali`den (a.s) Güzel Sözler
23/11/2010 - 09:54 Gadir Gününde Taç Töreni
12/11/2010 - 15:25 İnsan neden Allah’ı unutur?
08/11/2010 - 15:00 Namazda On Güzellik
01/11/2010 - 14:59 El Ezher Şeyhi, Ayetullah Sistani'yi Ziyaret Edecek
28/10/2010 - 13:44 Güler Yüzlülük ve Güzel Ahlak
28/10/2010 - 13:27 İyi Bir Eşin Nitelikleri
25/10/2010 - 14:47 Kendini Tanıma ve Yetiştirme
25/10/2010 - 13:22 İslâm Ahlâkının Özellikleri
22/10/2010 - 12:53 Ayetullah Sistani, Askerleri Uyardı
20/10/2010 - 20:10 İmam Ali Rıza’nın (a.s) Kısaca Hayatı
20/10/2010 - 12:44 Sılayı Rahim
20/10/2010 - 12:40 Takva ve Değerli Aşamaları
15/10/2010 - 13:57 Anne Hakkı
24/09/2010 - 10:13 Kurândaki Akrabalık İlişkisi
14/09/2010 - 12:16 Takva ve Büyük Günahlar
28/07/2010 - 10:06 İmam Mehdi'nin (a.f) Mübarek Doğum Günü
24/06/2010 - 11:03 Recep Ayı İstiğfar ve Tövbe Ayıdır
24/06/2010 - 11:02 Recep Ayı Gecelerine Ait Namazlar
23/06/2010 - 09:39 Recep Ayının Faziletleri
11/06/2010 - 08:41 İlahi Adalet 1
10/06/2010 - 10:14 Takvasız Kurân Okuyanın Akıbeti
07/06/2010 - 08:21 İstiğfar
31/05/2010 - 09:05 İslam'da İrfan ve Hikmet
28/05/2010 - 10:19 İrfan ve Şeriat
26/05/2010 - 15:06 Ölüm Anında Kurân Tilavet Etmek
22/05/2010 - 08:59 Nasıl İhlâslı Olabiliriz?
19/05/2010 - 10:21 Misafirlik ve Misafirperverlik
18/05/2010 - 09:24 Hz. Fatıma'nın (s.a) Şehadeti
18/05/2010 - 08:52 Hz. Fatıma’nın (s.a) Kapısının Yakılması
18/05/2010 - 08:47 Hz. Fatıma’nın (s.a) Zühdü Ve Takvasından Örnekler
12/05/2010 - 09:10 İslam Tarihinden Örnekler
08/05/2010 - 09:11 Kur'an ve Hadislerde Nefisle Cihat
05/05/2010 - 09:17 Bir Kurân Gerçeği Üzerine
03/05/2010 - 09:17 Ahde Vefa
03/05/2010 - 09:13 Küçük Görülen Büyük Ameller
26/04/2010 - 14:43 Allah Korkusundan Ağlamak
22/04/2010 - 10:38 Kurân-ı Kerim İfadesinde Müstakildir
13/04/2010 - 10:17 Hak ve Batıl
12/04/2010 - 11:15 Kurân-ı Kerim’in Mücize Oluşu
08/04/2010 - 11:13 Namazla İlgili Hadisler ve Güzel Sözler
08/04/2010 - 11:10 Namazın Hikmeti
06/04/2010 - 08:42 Mirac’u Saadet (2)
06/04/2010 - 08:39 Mirac’u Saadet (1)
05/04/2010 - 09:03 Kurân, Karanlıklardan Kurtulma Nedenidir
03/04/2010 - 08:46 Haset Huyuyla Nasıl Mücadele Etmeliyiz?
19/03/2010 - 11:08 İslami Adabı Riayet Etmek
16/03/2010 - 09:26 Kemale Ulaşmanın Yolu
12/03/2010 - 10:22 Gençlik Sorunları
12/03/2010 - 10:19 Kurân Okumanın Bereketi
10/03/2010 - 09:17 En Kötü İnsan
28/01/2010 - 10:32 Küçük Görülen Büyük Ameller
09/01/2010 - 14:12 Ayetullah Hamanei'nin huzurunda Aşura töreni
17/11/2009 - 09:55 Dokuzuncu İmam Cevad'ın Hayatı
11/11/2009 - 08:29 Rızk Kavramının Kurân'da İfade Ettiği Anlam
11/11/2009 - 08:25 Bir Kurân Gerçeği Üzerine
05/11/2009 - 14:16 Hz.Ali'nin Kasia Hutbesi 
30/10/2009 - 08:23 İmam Ali b. Musa'nın (a.s) Kısaca Hayatı
21/10/2009 - 08:34 Müslüman İşini Güzel Yapar 
02/09/2009 - 13:55 Oruç ve Nefsi Tezkiye 
02/09/2009 - 13:48 Rahmet Ayı Ramazan 
02/09/2009 - 13:38 Bana Dua Edin 
02/09/2009 - 13:28 Zahiri ve Batıni Oruç   
28/08/2009 - 14:22 Oruç Tutmanın Felsefesi
 
Multimedia
Anket

Sitemizin yeni halini nasıl buldunuz?

Seçenekler
Kötü
İyi
Çok iyi

Sonuçları Göster

 
 
 
 
Ehlibeyt Gençliği 1

Sevginin Saf Kaynağı
Ehlibeyt Gençliği 3

SONSUZA KADAR ALACAKLI OLMAK
Ehlibeyt Gençliği 2

Allah’a Yolculuk
Ehlibeyt Gençliği 4

İslâm Öncesi Dinlerde Mehdi İnancı
Ehlibeyt Gençliği 5

Gaybet'i Kübradan Sonra
Ehlibeyt Gençliği 6

Algılama ve Düşünme Üzerine
Ehlibeyt Gençliği 6

Ramazan İle Sonsuzlaşmak
Ehlibeyt Gençliği 7

İsrail'i Kim Şımarttı
Yazilan yazilar yazarin kendi sorumlulugundadir. Sitemiz bundan sorumlu tutulamaz
Konuk Yazarlar
Bir Ayet
Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tâğuta sırt dönüp Allah'a inanırsa hiç kuşkusuz sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun. Allah, hakkıyla işiten, en iyi biçimde bilendir.


( BAKARA - 256)

Bir Hadis
İmam Rıza (as)

“Namaz, vaktin evvelinde kılınmalıdır. Cemaatle kılınan her rekat, ferdi kılınan iki bin rekata bedeldir. Fasığın arkasında namaz kılma ve velâyet ehlinden başkasına da iktida etme.”[23]

Tuhaf’ul-Ukul, s. 867.

Tarih & Saat
Ençok Okunanlar
Yazarlar
Ana Sayfa Hakkımızda İletişim Ziyaretçi Defteri Foto Galeri Linkler

Ehlibeytgencligi.com İnternet üzerinden yayın yapmaktadır. Tüm hakları Saklıdır © 2008 İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Tasarım & Yazılım :
Networkbil.Net